top of page

29. Bölüm: Crescendo

“Karanlığın içindeyim

Gözlerinin denizindeyim

Sözlerim saklı

Nefes alamıyorum ayrı”


Loya


Uykumun derinliklerinden göğsümün üzerinde hissettiğim ağırlıkla çıkmıştım. Nefesim kesilircesine hızla doğrulmamla tüm gözler bana çevrilmişti. Göğsüm sıkışıyordu. Gittikçe şiddetlenen ağrıyla dudaklarımın arasından güçlü bir inleme koptu. Afallamış bir halde kalbime uzandı elim. Nefeslerim oldukça yüzeyseldi. Göğsüm, aldığım sık nefesler eşliğinde sanki bir maraton koşucusuymuşum gibi yükselip alçalıyordu. Anlamaz gözlerim etrafta gezindi. Neler oluyordu?


“Loya?” Birkaç adım sesi işittim ancak göğsümdeki ağrı öyle güçlüydü ki gözlerim buğulu bakıyordu. Sanki irislerimin önünde bir perde vardı. Dudaklarım titredi.


“Neler oluyor?” Endişeli bir ses işitti kulaklarım. Kalbimin üzerindeki elimi daha şiddetli bastırdım olduğu yere. Acı çoktu ve her saniye daha da artıyordu. Böylesi bir acıyı daha önce yaşamamıştım ancak bu yaşadığım daha önceki krizlerimi andırıyordu.


“Berkan’ı çağırın!” Yanımdaki monitörden çıldırmışçasına sesler yükseliyor, insanların bağırışları kulaklarımda uğulduyordu. Gözlerim odağını kaybetmiş bir haldeydi. Neler döndüğünü kavrayamıyordum. Acı bir inleme daha peyda oldu dudaklarımın arasından. Hissettiğim bu ağrı tüm uzuvlarıma yayılmış gibiydi. Vücudumun her yanında tek hissettiğim şey oydu. Yatakta kıvranıyordum.


“Geçecek.” diye bir fısıltı işittim. “Geçecek Loya, yemin ederim geçecek.”


“Loya!” Berkan’ın sesini ayırt edebildim tüm o gürültünün içinde. Sedyenin tekerler sesleri, hemşirelerin küçük ama hızlı adımları, göğsüme yerleşen o buz gibi stetoskop… “Ne zamandır böyle?”


“B-birkaç dakika oldu!” Asil’in titreyen sesini tanıdım bu kez. Sesindeki endişe dehşet vericiydi. Kıvranmalarım devam ederken birden bütün acı vücudumdan çekildi. Odayı tiz bir ses kapladı. Sanki o an… Dünya dönmeyi bıraktı. Güneş bir buz küresinden hallice bir hâle dönüştü. Ay, ışık vermekten vazgeçti. Gökyüzünün karanlığında kayboldu. Belki de gizlendi. Tüm hissettiğim o acı saniyeler içerisinde kalbimden alındı. Vücudum gevşedi. Gözkapaklarım gözlerimi usulca örttü. Kendimi hafiflemiş hissediyordum ancak bu hafiflik hissi korkutucuydu. Bunu daha önce hiç hissetmemiştim.


“Loya!”


“Şok cihazını getirin!” Bütün sesler sustu. Zihnimdeki tüm düşünceler ve duygular sessizleşti. Korku, kalbimden ardına bakmadan ayrıldı. Tarifi zor bir hisle kaplandı bedenim. Tam olarak huzur denemezdi. Hafifti, kolaydı. Sanki… Bulutların üzerinde gibiydim. Bedenim uçuyor, saçlarım gökyüzünde süzülüyor gibi. Rüzgârın tenimi yalayışı, bir annenin şefkatli dokunuşunu andırıyordu. Hissettiğim sıcaklık, bir babanın sırtımdaki eliydi. Bu hissi özlediğimi itiraf etmeliydim. Oldukça yorulmuştum ve bu sıcaklık… Ruhuma iyi gelmişti. Ruhum… Değişik duyguların esiriydi. Karışıktı. Anlayamadığım ve de anlamlandıramadığım bir duyguydu.


“Loya.” Bu fısıltı çok tanıdıktı. Akyel değildi. Asil, Uzay, Pars, Deniz, Aksel… Hiçbiri. Hiçbiri değildi. “Güzel bebeğim.” Beyazlara sarındım bir anda. Annemin naif sesi ruhumu okşadı. Ve sadece bir anlığına hapsoldum. Bir anlığına… O sesi takip etmeyi seçtim.


★ ★ ★


Akyel


“Siyah… Yakışmış.” Hâle’nin dakikalar sonra ilk kurduğu cümle buydu. Merdivenlerden ağır ağır inmeye başladı. Her adımında çıkan topuk sesi karanlık evde yankılandı. Yutkundum. Çehrem ifadesizliğin o soğuk maskesini takınmıştı ancak içimdeki o küçük çocuk tir tir titriyordu. Bir zamanlar asiydi, şimdi ise bir korkağa dönüşmüştü. “Ama sarı tercihimdi.” diye ekledi. Onun dediklerini karşılıksız bıraktım.


“Mal nerede?” diye sordum zar zor. Derince nefeslendim. Bu sırada ise kulağıma birkaç cızırtı ilişti.


“Sakin ol,” dedi Derin kendinden emin bir tınıda. “Güvendesin.” İster istemez rahat bir nefes peyda oldu dudaklarımın arasından. Bu sırada Hâle merdivenlerden inmeyi bitirdi. Adımları beni buldu. Benden kısa olsa da topuklularla çenemin hizasına geliyordu. Eli yanağıma doğru uzandı. Sakalsız oluşumu fırsat bilip parmak uçlarını yanağımda gezdirdi. “Aslında, hayır.” dedi kahve hareleri yüzümü talan ederken. “Siyahı sevdim. Seni daha çekici yapmış.” Bedenim kasıldı. Kırmızı ojeli tırnakları sürttü tenime.


Derimi kazımak istedim.


“Neden buradasın, Akyel?” diye sordu aniden. Eli yanağımdan uzaklaştı ama aramızda yalnızca milimler vardı.


“Mala ihtiyacım var.” dedim yeniden. O ise kanmadığını belirten bakışlarla yüzüme baktı. Ardından dilini damağına çarptı.


“Bana yalan söylememelisin.”


“Yalan söylediğimi düşünüyorsan neden beni yanına çağırdın?” Dudakları tehlikeli bir kıvılcımla kıvrıldı. Birkaç adım geriye gitti. Ardından uzun siyah saçlarını savurarak salona doğru ilerledi. İstemsizce adımlarım onu takip etti. Harelerim dikkatle onu süzüyordu. Vücudum her an tetikte gibiydi.


“Herkese kanıtlamam gereken bir şey vardı.” dedi babamın içki dolabına ilerlediği esnada. Salih Kıran’ın en sevdiği viskisini çıkardı. Her gün kullandığı bardağına bir duble doldurdu. Kaşlarım anlamazcasına çatıldı. Yeniden bana doğru döndüğünde yüz ifademe dikkatle baktı. Ardından camın önündeki tekli koltuğa ilerledi. “Sen bana aitsin.” Omurgamdan bir ürperti tüm vücuduma yayıldı. Keskin bakışları eşliğinde elindeki viski bardağını dudaklarına yasladı. Gözlerini ayırmadan birkaç büyük yudumu içti. “Hep bana aittin.”


“Seni buna inandıran nedir?” İçim alev alev olsa da sesim buz gibiydi. Bu sert duruşum onun yüzünde bir tebessüme neden oldu.


“Bana söylediklerin.” dedi kısaca. “Bana hissettirdiklerin, bana bakışların…” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Kalbimde aniden bir tiksinti, bir öfke yeşerdi.


“Bunun için mi hayatımı sikip attın?” diye sordum sinirle. “Kafanda kurduklarına inanarak mı?” Bakışları duyduklarından sonra bir anda değişti. Çehresi sert bir ifadeye bulandı, ardından elindeki viski bardağını gürültüyle yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.


“Yaşadıklarımızı inkâr mı ediyorsun?” Sesi yüksek değildi ama tehlikenin geldiğinin habercisiydi.


“Biz bir şey yaşamadık Hâle!” Onun sesi kısık çıksa da benimki bir hayli yüksekti. “Sen sikik oyunlarımı üzerimde oynadın sadece.”


“Bana âşık olduğunu söylerken öyle demiyordun ama.” Çenesini karşı çıkarcasına havaya kaldırdı. İrislerim şaşkınlıkla irileşti.


“Sen kafayı yemişsin.” diye mırıldandım. Başımı iki yana salladım hızla. “Sen delirmişsin!”


“Yalan mı?” Artık o da bağırıyordu. “Sen söylemedin mi bunları?” Titreyen ellerimi saçıma daldırdım. Sertçe çektim tutamlarımı.


“Ya sen beni delirtecek misin?” Boğazım yırtılırcasına haykırmam onun üzerine hiçbir etki bırakmadı. Nabzımın şah damarımın üzerinde hızla attığını hissedebiliyordum. Kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım. Karşımdaki bu kadının hayal dünyası karşısında şaşırmadan edemiyordum. “Ben beş yaşındaydım lan! Ben beş yaşında senin bedenime izinsiz dokunmalarına maruz kalıyordum!”


“Sen de istiyordun!”


“Çocuktum!” diye haykırdım yeniden. Yüzüm buruştu. Öfkeden her uzvum titriyordu. Nefes alamıyor gibiydim. “Sen nasıl bir hastasın?” Sinirle soludum. “Beş yaşında bir çocuk için nasıl bedeninin dokunulmasını istediğini söylersin!” İnanamıyordum. Bu duyduklarıma da, karşımdaki kadının hastalıklı zihnine bir açıklamada bulunamıyordum. “Sana karşı çıktığımda o meretleri sen soktun vücuduma. Hareket etmeyeyim diye!”


“Seni mutlu etmeye çalışıyordum!” Sehpada duran viski bardağına uzandı öfkeyle. Eline alır almaz bana doğru fırlattı. Cam bana ulaşamadan yere düştü, tuzla buz oldu. “Hâlinden gayet memnundun.” Elimi alnıma koydum kısa bir anlığına. Delirmenin eşiğine gelmişim gibi hissediyordum.


“Tüm o uyuşturuculara bağımlı yapmaya çalıştın beni.” Sesim bu sefer daha kısıktı. “İstememi söylememe rağmen sayamadığım kez bedenime dokundun, sahip oldun.” Aldığım nefes ciğerlerime ulaşamadan boğazımdaki yumruya takıldı. Orayı geçemedi. “O uyuşturucuların hepsini benim adıma aldın. Demir’i benim kılığıma soktun.”


“Böyle yapmazsam giderdin.” Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bolca sürdüğü rimeli göz altlarına bulaşmıştı. “Benden gitme diye yaptım!”


“Bana sahip olurken videoya çektin!” diye haykırdım bir kez daha. Başımı iki yana salladım. “Ben daha beş yaşındaydım, beş! Bir çocuğa… daha anaokuluna giden bir bebeğe sen nasıl böyle bir şey yapabildin?” Az önceki viski bardağının durduğu sehpanın üzerindeki vazoyu kaptığı gibi yere fırlattı yeniden. Cam vazonun parçaları salonun her bir yanına saçılırken cılız bir gürültü koptu.


“Âşık oldum!”


“Sikmişim aşkını!” Ses tellerim sızlıyor, tüm vücudum soğuk soğuk terliyordu. “Ruh hastası!” Arkamı döndüğüm sırada bir çığlık koptu ardımdaki kadından.


“Gidemezsin!” diye atıldı bana doğru. Koluma ellerini sarmasıyla savurdum, bırakmadı. “Gidemezsin dedim!”


“Hâle!”


“Polise veririm!” dedi can havliyle. “Seni polise veririm, yıllarca çıkamazsın içeriden.” Adımlarım duraksadı. Ağır ağır ona doğru döndürdüm bedenimi. Gözyaşlarının ıslaklığı ve rimel artıklarıyla bulanan çehresinde umut kırıntıları yeşerdi. Kolumdaki elleri gevşedi. Tam karşısına geçtim dik duruşumla. Omuzlarım gerildi. Dizlerimi hafifçe kırdım yüz yüze gelene kadar. Dudaklarım aralandı.


“Az önce her şeyi kabul ettin.” dedim fısıltı gibi çıkan sesimle. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Onun ise yüz ifadesi gittikçe sertleşti. Dişlerini birbirine bastırdı.


“Bana oyun mu oynadın?” diye sordu öfkeyle. Başımı salladım.


“Sobe.” Yerinden kıpırdamadı. Doğruldum. Ona bakış atıp salonun çıkışına doğru ilerlediğim sırada arkamdan birkaç ses işittim. Dolap açıldı, kapandı ve topuk sesleri duraksadı.


“Tek adım daha atarsan her şey biter.” Öfkeden sesi titriyordu. O kapıdan çıkmak için cesedimi çiğnemen gerek.”


“Akyel sakın yaklaşma. Harekete geçiyoruz!” Derin’in kulağımdan yükselen sesini duysam da onu dinlemedim. Durduğum yerde oldukça yavaş hareketlerle arkamı döndüm. Ellerinin arasında sıkı sıkıya kavradığı metal parçasıyla bana bakıyordu: Silahla.


“Sakın kıpırdama.” Boş gözlerimle karşımdaki gerçek kimliğini bile bilmediğim kadını izledim. Ardından duygusuzca dudaklarımı araladım.


“Bana bir şey yapamazsın.” dedim kendimden emin bir tınıda ve ekledim, “Asuman.” Yüzündeki tehlikeli ifade bir anlığına sarsıldı. Afalladı. Bunu nereden bildiğimi sorguladı bir anlığına.


“Sen,” Başını iki yana salladı. “Blöf yapıyorsun.” Başımı hafifçe sağ omuzuma doğru eğdim.


“Elif Okan, Asuman Köse, Büşra Yıldırım, Hâle Kıran…”


“Sus! Bunu bilemezsin!” Gözlerinde ilk defa bir korku yeşerdi: Korku. Korkuyordu. Bunları bildiğimi öğrendiği anda gözlerinden tek okunan duygu buydu. “Bunu bilemezsin! Ben…” Korkuyla etrafına bakındı. Gözlerimi kıstım. Yeşil harelerim her hareketini dikkatle inceledi. Bakışları direkt olarak camdan dışarı kaydı. Orada ne gördüyse yüzü bembeyaz kesildi. Ardından çehresi anında hırsa boyandı. Silahın tetiğini çektiğinde bir adım geriledim istemsizce. Eli tetiğe kaydı.


“Hâle…” diye mırıldanmama kalmadan silah patladı. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Vücudumun acıya bulanmasını bekledim. Kanım çekilecekti, tenim soğuyacaktı, Derin son anda yetişecekti ve ben Loya’ya verdiğim sözü tutamayacaktım. Eğer ölürsem Loya bana çok kızacaktı. Ona verdiğim bir sözü daha tutmamış olacaktım ve bu onu yıkacaktı. Oysa bunların hiçbiri yaşanmadı. Silahın sesi kulaklarımda çınlıyordu. Vücudum tetikteydi. Elim istemsizce karnıma gittiğinde elime hiçbir sıvı bulaşmadı. Anlamazcasına buruştu yüzüm, ardından gözkapaklarım titreyerek yeniden açıldı. Karşımda gördüğüm manzara kan dondurucu cinstendi. Hâle’nin bedeni Kıran Malikanesi’nin salonunda onun seçtiği halının üzerine yığılmıştı. Gözleri açıktı. Kahverengi harelerinde hiçbir yaşam emaresi yoktu. Alnının tam ortasında bir kurşun yarası vardı. Kanı yavaş yavaş halıyı kırmızıya boyadı.


“Akyel!” Kapı kırılırcasına açıldı. Derin bir sessizliğe gömülmüş olan Kıran Malikanesi’ni birden fazla ayak sesi doldurdu. Biri önüme geçti. Vücudumu kolları arasına aldı. Kokusundan anladığım kadarıyla bu Aksel’di. Ellerini sıkıca omuzuma sarmış, beni kendine çekmişti. “İyi misin?” Sesi yüksekti. Hızlıca benden ayrılıp endişeli harelerini bedenimde gezdirdi. “İyi misin?” diye yineledi.


“İyiyim.” diye mırıldandım Hâle’nin cansız bedeninden gözlerimi çekmeden. Ruhu bedeninde olmamasına rağmen kahverenegi hareleri bana dönüktü. O içi boş gözlerin hedefi yine bendim.


“Akyel!” Bu sefer Deniz önüme geçti. Hâle’nin bedenini görmemi engelledi. Avuçlarını yanaklarıma yasladı. “Geçti. Bitti.” dedi kısık ama bir o kadar da endişeli bir tınıda. “Kurtuldun kardeşim.” Kurtuldum. Kurtulmuş muydum sahiden? Bitmiş miydi?


“Bitti.” dedi bu sefer Aksel zihnimi okumuş gibi. “Bu sefer gerçekten bitti ikiz. Sen kazandın.” Bedenim bir anda titredi. Hâle ölmüştü, tehlike geçmişti.


“Bitti.” Aksel’i tekrar ettim inanmak istercesine. “Bitti.”


“Çocuklar,” Derin’in sesini işitmemizle Deniz önümden çekildi. İkisi de yanımda yerini aldığında Derin tam önümüzde durdu. Arkasındaki cansız bedenin üstü siyah bir örtüyle kapanmıştı. “Hastaneden aradılar.” Dikkatle bakan harelerim ona döndü, nefesimi tuttum. “Loya,” diye mırıldandı. Kalbim bir anda göğüs kafesimi dövercesine atmaya başladı.


“Ne olmuş?” diye sordum korkuyla. Ona doğru bir adım attım. “İyi mi? Nesi var?”


“Akyel,”


“Söyle Derin.” Sesim endişeden kırılıyordu.


“Ameliyata alınmış.” dedi bir çırpıda ağzındaki baklayı çıkararak. “Kalbi durmuş.”


Kalbi durmuş.


Kalbi durmuş.


Kalbi durmuş.


Bu iki kelime dakikalarca yankılandı zihnimde. Sanki az önce çocukluğumun katilinin karşısında dimdik duran o adam gitmişti. Yerine dizleri titreyen, kalbinin ağrısından ayakta zor duran bir adam geldi. Sevdiği kadının kalbinin durduğunu kaldıramayacak bir adam.


“Ne?” diye fısıldadım bakışlarım donuklaşırken. Vücudumdaki tüm güç çekildi. Biraz önce beni ayakta tutan şeyin öfke olduğunu anladım. Şu an beni yıkan şey ise acıydı. Âşık olduğum kadının kalbinin atmayı bırakması… Katlanılmaz bir acıydı. “Ö-Öld…” Tamamlayamadım. O kelime çıkmadı dudaklarımın arasından.


“Hayır,” dedi Derin hemen. “Ameliyata almışlar. Asil aradı.” Adımlarım geri geri gitti. Aksel’le Deniz bana atılmaya çalışsa bile onlar beni tutamadan kendimden beklemediğim bir hızla kapıya ilerledim.


“Akyel!” Ardımdan gelen seslenmelere kulağımı tıkadım. Zihnimde tek bir cümle dönüyordu: Kalbi durmuş.


“Hayır,” diye mırıldandım kendi kendime. Buğulanan gözlerime karşılık başımı iki yana salladım. “Gidemezsin.” Cebime öylesine attığım anahtarı çıkardım. Motorumun üzerindeki kaskımı takıp kontağı çalıştırdım. Bakışlarım bir saniyeliğine bana doğru koşan Aksel ve Deniz’i buldu. Onların beni durdurmasına izin vermeden gaza yüklendim. Tekerlekler büyük bir gürültüyle sokağı inletti. Tozu dumana katarak oradan ayrıldığımda rotam belliydi. Saatler önce dudaklarıma yerleşen huzurlu tebessümle çıktığım hastaneye kalbimdeki derin endişeyle geri dönüyordum. Hâle’nin karşısında bile bu kadar korkmamıştım.


Kalbi durmuş.


“Ölme.” Kaskın içine doğru fısıldadım. Gözümden bir yaş yanağıma doğru süzüldü. Kalbim hissettiğim acıyla kavruluyordu. “N’olur ölme, Loya.” Burnumu çektim sertçe. “Daha affettiremedim sana kendimi.” Üst üste yutkundum. “Gidemezsin.” Acıyla inledim. “Gitme Loya.” Kilometreleri o kadar hızlı aşmıştım ki yarım saat, kırk dakikalık yolu on beş dakikaya indirmiştim. Hastane bahçesine girdiğim gibi ilk boş gördüğüm yere motoru park ettim. Ardından kontağı kapatıp kaskı üzerine bırakarak koşar adım girişe doğru ilerledim. Elimdeki anahtarı cebime yerleştirdim. Hastanenin girişindeki mermer merdivenleri üçer beşer çıktım. Danışmaya doğru nefes nefese ilerledim.


“Loya Saklıhan kaçıncı kattaki ameliyathanede?” diye sordum can havliyle.


“Ameliyat katına giremezsiniz maalesef ama arkadaşlarınız odanızın önündeki bekleme yerlerindeler Akyel Bey.” Kısaca teşekkür edip ezbere bildiğim koridora doğru yöneldim. Kata ulaştığım an bakışlarım önce Asil’e çarptı. Koltuklarda başını ellerinin arasına almış, dirseklerini dizlerine yaslamış bir hâlde oturuyordu. Uzay hemen onun yanındaydı. Pars ise odanın yanındaki beyaz duvara sırtını yaslamış yere çökmüştü.


“Durumu nasıl?” Asil başını hızla kaldırdı. Ağlamaktan kızaran gözleriyle ayağa kalktı aniden. Ardından hızlı adımlarla bana atıldı. Kolları boynuma sarıldı.


“Çok korktum Akyel.” dedi kırgın çıkan sesiyle. “Hiçbiriniz yoktunuz… Nefesi… Nefesi kesildi önce. Sonra… O ses…”


“Tamam.” dedim sertçe yutkunup. Sarı saçlarına yasladım elimi. Asil’le tüm bu olanlar olmadan çok daha yakındık. Yeri geldiğinde o bana kız kardeş olurdu, abla olurdu, sırdaş olurdu. Aylarca birbirimizden uzaktık. Benim bıraktığım enkazı o sırtlamıştı. Sırtındaki yükler öyle birikmişti ki altında kalmak üzereydi. “Berkan ne dedi?” Asil benden hafifçe ayrıldı. Kızarık gözleri yaşlarla doluydu.


“Kalbi durdu Akyel. Kalbi durdu.” Sayıklar gibi tekrarlamasıyla onu yeniden oturma yerlerine ilerlettim. İçim ağlama isteğiyle dolup taşıyordu ama bu sefer güçlü olmalıydım. Bu sefer arkadaşlarım bana yaslanmalıydı, ben onlara değil. “Ben… Bilemedim… Ne yapacağımı… Bilemedim…” Asil’i koltuklara oturtup önünde diz çöktüm. Uzay da hemen yanındaki su şişesini bana doğru uzattı. Kapağını açıp Asil’in dudaklarına yasladım. Küçük birkaç yudum alıp derince nefeslendi.


“İyi olacak.” diye mırıldandım boğuk bir tınıda. “Loya pes etmez.” Yutkundum. “Daha yarım kalmış bir hikâyemiz var.” Buruk bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Titredim. “Hem biliyorsun…” Asil hıçkırdı. Titreyen dudaklarını zar zor araladı.


“Loya yarım kalan hikâyeleri sevmez.” Başımı salladım. Loya yarım kalan hiçbir şeyi sevmezdi. Koridorda ayak sesleri yankılandı yeniden. Tanıdık bir ses yankılandı.


“Durumu nasıl?” Deniz ve Askel’in adımları tam yanımızda durduğunda Deniz’in kızarık gözleri Asil’inkilerle çakıştı. Sarışının dudakları yeniden titremeye başladığında yerimi Deniz’e devrettim. O da bunu bekliyormuş gibi Asil’i hemen kolları arasına aldı.


“Ağlama Sarışın.” diye mırıldandı çatallı çıkan sesiyle. Asil başını Deniz’in boynuna gömdü. “Loya görürse çok üzülür.” Saçlarını okşadı usulca.


“Çok kötüydü Deniz.” Bir elim üzerimdeki kapüşonluyu çekiştirdi. “Kalbi durdu. O cılız ses… O tek çizgi…”


“Şşş…” Deniz onu sakinleştirmeye çalışırken koridor üstüme üstüme geldi bir anda. Sanki tüm bu gerçekler üstüme yıkıldı. Kalbi durmuştu. Sanki bu gerçek kalbimde bir ömür de olsa silinmeyecek bir izdi. Daha fazla ayakta kalmayarak Uzay’ın yanındaki koltuğa oturdum. Saatlerdir dimdik tuttuğum omuzlarım bir anda çöktü. O an aklıma dolanlar daha çok acıttı canımı. Ben onun kalbinin durması gerçeğine katlanamıyorken o benim morgda ölü sandığı bedenime sarılmıştı. Kollarının arasında can verdiğimi sanmıştı aylarca. Aksel’den öğrendiğim kadarıyla haftalarca konuşmayı reddetmişti. Sesimi unutmamak için. Başımı geriye doğru yasladım. Ellerim bacaklarımın iki yanından koltuğa tutundu. Bakışlarım tavandaydı.


Tanrım, bu nasıl bir acıydı?


Loya o hasta kalbiyle nasıl kaldırmıştı?


Benim aptal kalbim kaldıramıyordu. Bu acıyla yaşayamıyordu. Nefesimi kesiyor, bedenimdeki tüm gücü çekiyordu. O an bir nefret duygusu sardı kalbimi. Nefret etmiştim kendimden. Ona bunu yaşattığım için kendimi bir ömür affetmeyecektim. O affetmese de kabulümdü. Ama biliyordum ki Loya bana en büyük cezayı affederek verecekti. Onun bu şekilde düşünmeyeceğini biliyordum. Onu, ondan daha iyi tanıyordum. Beni seviyordu, benim ona olduğum gibi o da bana bağlıydı. Bu yüzden beni affedecekti. Oysa ben kendimle hesaplaşmamı bir daha hayata gelsem bile bitiremezdim. Loya’nın çektiği acıları telafi edemezdim. Özürlerim boştu, tesellilerim yoktu. İkimiz de birbirimizi korumak için birbirimizden vazgeçmiştik. Oysa atladığımız bir şey vardı: En beklenmedik darbe Loya’nın kalbinden gelmişti.


“Dayanabilecek mi bu sefer?” Asil’in çatallı sesi üzerine bakışlarım onu buldu. Başı Deniz’in omuzuna yaslıydı. Kızarık mavi hareleri ise hastanenin beyaz fayanslarına dalmıştı.


“Dayanacak.” dedim kendimden emin bir hâlde. Kimseden ses çıkmadı. Aylar önce yaşadıkları acı bir kez daha onları sarmuştu. Benim ölümüm, Loya’nın komaya girişi… Şimdi yine aynı yerdeydik. Hastanenin steril beyazlığının içinde kaybolmuş küçük lekelerden ibarettik.


Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Bir kişi bile odanın önünden ayrılmadı. İçlerinde umudu en yüksek olan ben gibi görünüyordum. Asil’in sırtındaki yükler onu ezip geçmişti. Deniz, Asil’in kapana kısıldığı enkazın altından çıkarmaya çalışıyordu oysa Asil onu duyuyor muydu buna bile emin değildim. Aksel geldiğimizden beri odanın önüne çökmüş Pars’ın yanındaydı. Uzay ve ben birkaç kez kafeteryaya inmiş, içecek yiyecek bir şeyler almıştık ama kimsenin boğazından ne bir lokma ne de bir damla geçmişti. Deniz, Uzay’ın yerinde, Uzay ise benim yerimde oturuyordu. Herkes bir yerlere dağılmışken bu sefer ayakta olan bendim. Odanın kapısına yaslanmıştı bedenim. Kollarımı göğsüme kavuşturmuş, sessizce önümdeki manzarayı izliyordum. Hep olduğu gibi asansörün açılıp kapanan sesini işittim. Yeniden Loya’dan haberi olmayan birinin geleceğine kendimi o kadar inandırmıştım ki bakışlarım o tarafa dönmedi bile. Adım sesleri gittikçe yaklaştı. Asil’in bakışları koridorun başındaki kişiyi gördüğü an değişti. Hızla ayağa kalktı. Bakışlarım onu takip ettiğinde ise yanımıza iyice yaklaşmış olan Berkan’ı fark etmiştim. Göğsümdeki kollarım hızla çözüldü, sırtım kapıdan ayrıldı.


“Durumu nasıl?” diye sordum bir saniye bile beklemeden. Yeşillerim Berkan’ın yüzünü dikkatle inceledi. Çehresi donuk bir ifadesizlikle kaplıydı. Hiçbir şey anlayamıyordum.


“Berkan.” diye yineledi Asil. Yalvaran gözlerle karşısındaki ameliyat önlüklü adama bakıyordu. “Bir şey söylesene.” Sesi acıdan gittikçe kısıldı. “İyi desene.” Berkan konuşmadan önce kuruyan dudaklarını diliyle nemlendirdi, ardından derin bir nefes aldı.


“Zor bir ameliyattı.” dedi hiçbir duygu barındırmadan. “Ameliyat sırasında birkaç kere daha kalbi durdu,” Nefesimi tuttum. “Ama döndürdük.” Dudakları hafifçe seğirdi. “Bazı riskler almam gerekti.”


“Nasıl yani?” diye sordu Aksel endişeli bir tınıda. Berkan sakince soludu yeniden.


“Loya’yla daha önceden konuşmuştuk.” Kahve hareleri her birimizin üzerinde gezindi. “Ne olursa olsun kalbindeki o tümörü almamı söyledi. Çok riskliydi, kabul etmedim ama Loya daha fazla kaldıramayacağını dile getirdi defalarca. Ona söz verdim. Sonucu ne olursa olsun, o tümörü çıkaracaktım.” İrisleri benim üzerime döndü.


“Yaşıyor mu?” Sesim kırıldı. Hissettiğim endişe göğüs kafesimin ardındaki organı delicesine attırdı.  Berkan’ın dudakları ağır ağır kıvrıldı.


“Hâlâ bazı riskler olsa da evet,” dedi yüz ifadesi an be an değişirken. “Seni bir ömür süründürmesine izin vermişsin, şimdiden hazırlansan iyi olur.” Boğazımı sıkan el bir anda uzaklaştı. Asil’in sevinç çığlığı, Uzay, Pars ve Aksel’in birbirine sıkı sıkı sarılışı, Deniz’in Asil’i kucağında döndürmesi… Herkes sevinçle oradan oraya savrulurken ben tüm o kaosun ortasında pelte kıvamına dönmüş bedenimle durmuştum. Ne bir adım atabilmiştim ne de dudaklarımı aralayabilmiştim. Şu an tek istediğim Loya’yı görmekti. Ona sımsıkı sarılmak ve beni bırakmadığı için onu saatlerce öpmek istiyordum.


“Bu gecelik yoğun bakımda kalacak.” dedi Berkan yeniden. “Yarın iyi olması hâlinde normal odaya alacağız.” Onaylayan mırıltılar yükselirken Berkan’ın adımları bana doğru yöneldi. Elini omuzuma koydu. Gözlerinde şefkat parıltıları yükseldi.


“Geçmiş olsun kardeşim.” Omuzumu hafifçe sıktı. “Aynı hatayı bir daha yapmayacağını biliyorum.” dedi sessizce. “Onu bir daha kırma, iyileşmesi için senin sevgine ihtiyacı var.” Dudaklarımı birbirine bastırdım sertçe.


“Merak etme.” dedim boğuk bir tınıda. “Bir daha onu üzersem sana beni dövme hakkı tanırım.” Arkadaşımın dudakları keyifle kıvrıldı.


“İşte buna bayıldım.” Dudaklarımdaki sırıtış büyüdü. Onu kendime çekip sarıldığımda sırtını pat patladım. “Teşekkür ederim.” dedim içtenlikle. Berkan da tıpkı benim ona yaptığım gibi sırtımı pat patladı. Saniyeler içinde benden ayrıldığında Aksel kolları bedenime dolandı.


“Başardı.” dedi kulağıma doğru. Kollarımı tüm gücümle sırtına doladım. Biz sarılırken narin eller aramıza girdi.


“Bizi unuttunuz.” Asil’in homurdanan tınısı üzerine birbirimizden gülümseyerek ayrılıp aramıza çektik bizden kısa olan bedenini. Ardından Pars attı kolunu. Uzay da yanımıza gelip kollarını hepimize sardığında en son Deniz gelmiş hepimize sarılmıştı. Kıkırdamalar eşliğinde kucaklaşmamız kalbime o kadar iyi gelmişti ki, aylar sonra ciğerlerime gerçek bir nefesin ulaştığını hissettim. Geçirdiğimiz kabus gibi aylar sonunda yaşadığımı hissettiğim ilk andı bu. Bunun için önce Berkan’a, sonra Loya’nın savaşçı ruhuna, sonrasında da beni sarıp sarmalayan arkadaşlarıma minnettardım.


Bölüm sonu.


Yorumlar


ChatGPT Image Aug 17, 2025 at 07_42_19 PM_edited.png
Bu siteye yüklenen şarkıların ve kitapların tüm hakları bana aittir.
bottom of page