27. Bölüm: Saklambaç
- melisasamatt
- 12 Haz
- 9 dakikada okunur
“Esiri oldum yılların
Elindeydim şeytanların
Kafeste gizliydi
Seninle anılarım”
Korku, belki de bu ara kalbimde yeşerttiğim tek duyguydu. Bana zarar veriyordu ama buna rağmen onun için endişelenmeden duramıyordum. Akyel’le yaptığımız o konuşmanın üzerinden bir hafta gibi bir süre geçmişti. Bu esnadaysa aynı odada aynı sessizliği paylaşmıştık. Ara sıra birbirimize yaklaşmak istesek de anlamsız bir çekince aramızda kol geziniyordu. Bazen kısa kısa sohbet ediyorduk ancak bunlar birkaç dakikayla sınırlıydı. Aksel, Deniz, Asil, Pars ve Uzay her daim yanımızdaydı. Beni son zamanlarda rahatlatan tek şey arkadaşlarımızdı. Onlarla konuşmak, şakalaşmak yaşadıklarımızı veya yaşayacaklarımızı unutuyordu. Sonra gece çöküyordu ve o huzursuzluk iliklerime kadar işliyordu. Akyel uyurken gözlerim korkuyla onun üzerinde geziniyordu. Bazen nefesini dinliyordum. Monitörden yükselen kalp atışlarına dikkat kesiliyordum. Yanımdaydı, buradaydı ancak aldığı cesurca karar karşısında korkmadan edemiyordum.
“Derin operasyonu hızlandırmış diye duydum.” dedi Deniz odanın ciddi havasından faydalanarak. Akyel başını salladı hafifçe.
“Öyle,” Duraksadı. Gözleri bir anlık bana kaysa da yeniden arkadaşına döndürdü irislerini. “Birkaç gün içinde ben devreye gireceğim.”
“O nasıl olacak?” Asil’in lafı devralmasıyla Akyel’in yeşillerinin yeni hedefi sarışınımıza kaydı.
“Onu arayacağım.” dedi buz gibi bir sesle. Sertçe yutkundum. “İstediği gibi davranacağım.”
“Kaybetmiş gibi yani.” Pars’ın sorgular sesi yankılandı bu sefer.
“Evet,” Başını salladı yeşil irislerin sahibi. “Onun istediği gibi.”
“Bunun bir plan olduğunu anlamayacak mı?” Uzay araya girdi. Karşımdaki tablonun tam yanında sırtı beyaz duvara yaslıydı. Kolları göğsünde kavuşmuş, kumral saçları alnına dağılmıştı. Rahat tavrına rağmen vücudunun gergin olduğu buradan belli oluyordu. “Aptal bir kadın değil.” diye ekledi. Haklıydı. Hâle aptal bir kadın değildi. Aksine… Tehlikeli ve zekiydi. Onu hafife almak aptallık olurdu. Daha önce yapmıştık. Meraklı bakışlarım Akyel’e kaydı bu sefer. Elini hafifçe siyah tutamlarına atıp karıştırdı. Şu birkaç günde daha kendine gelmiş gibiydi. En azından gözleri boş bakmıyordu. Orada bir duygu görmek güzeldi.
“Anlamaması için birkaç kere buluşmam gerekebilir.” dedi sıkıntıyla. Boğazıma bir el sarıldı sanki. Nefesimi kesecek kadar sıkı, hâlâ nefes alabileceğim kadar hafifti. Akyel’in bakışlarını üzerimde hissettiğim an bakışlarımı kaçırdım. Gözlerimdeki korku ve endişeyi görmesini istemiyordum.
“Yalnız olmadığını bilecek.” dedi Aksel de aynı sıkıntılı tınıda. “Onu nasıl kandırmayı düşünüyorsun.” Akyel’den cevap gecikmedi.
“Gerçekten yalnız olarak.” Keskin sesi üzerine mavi harelerim istemsiz ona doğru yöneldi. Kaşlarım çatıktı, anlamazcasına karşımdaki adama bakıyordum. Gözlerimiz çakıştı. Orada ne gördüyse yeniden konuşma ihtiyacı hissetti. “Dinleme cihazı olacak.” Dudaklarım alayla seğirdi.
“Mükemmel bir koruma.” dedim iğneleyici bir sesle. “Derin seni sesiyle korumayı düşünüyor sanırım.” Derince soludu.
“Başka çaremiz yok.” Sinirle kıpırdandım.
“Başımıza ne geldiyse başka bir çaremiz olmadığı için geldi zaten Akyel.” Bu sefer öfkeli olan taraf oydu. Kaşları çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Beni duydun.” dedim dik dik bakarak. Onu suçlamıyordum ama sürekli kendi canını önemsemeden, kendi hayatını hiçe sayarak hareket etmesi kalbimde amansız bir yangına sebep oluyordu. “Bunu sürekli yapıyorsun.” Kendimi tutamadım. “Sürekli kendini ateşe atıyorsun, kendini hiçe sayıyorsun ve senin yok olmana seyirci kalmamızı istiyorsun.” Kimseden çıt çıkmıyordu, aramızdaki gerginlik elle tutulur cinstendi. “Sana defalarca söyledim. Bu sefer bu yüzü kendi omuzlarına yüklemeyeceksin. Eğer bir operasyon gerçekleştirilecekse buna hepimiz dahil olacağız.”
“Sen hariç.” Aksel araya girdi. Akyel ise onaylarcasına başını salladı.
“Sen hariç.” diye tekrar etti ikizini. Dudaklarımı hissettiğim öfkeyle birbirine bastırdım.
“Hepimiz.” dedim üstüne basa basa. “O kadın hepimizin hayatını mahvetti. Yalnızca senin,” İrislerim önce Akyel’i oradan da Aksel’i buldu. “Veya senin değil. Hepimizin.”
“Seni riske atmayacağız, Loya.” Akyel’in tınısı otoriterdi. “Kimse seni riske atmayacak.”
“Niye?” diye sordum alayla. “Her an ölebilirim diye mi?” Odadaki gerginlik de suskunluk da yerini buz gibi bir hava bıraktı. Akyel’in bakışları donuklaştı. Tam yanıbaşımda oturan Asil’in vücudu kasıldı. Deniz’in ifadesi saniye saniye değişti. Uzay bakışların kaçırdı. Aksel’in dudaklarından titrek bir nefes peyda oldu. Pars ise olduğu yerde kaskatı kesildi. Hafifçe yutkundum. Öfkeyle söylemiştim ancak sanırım içimdeki korku ve öfke de biraz buna bağlıydı. Akyel’i bulmuş, ailemi geri kazanmıştım ancak şimdi kendi ölümümle baş başaydım.
“Bir daha…” Akyel’in donuk bakışlarında öfke kıvılcımları çaktı. Dirseklerini dizlerine yaslayıp öne eğildi. Delici yeşil hareleri benim üzerimdeydi. “Ölümden bahsedersen gerçekten kalbini kıracağım Loya.” Vücudu gittikçe gerildi. “Ölmeyeceksin.” Sesi o kadar keskindi ki, uzun zamandır onu böyle görmemiştim.
“Bunu bilemezsin.” dedim kısıkça. Öfkesini anlıyordum çünkü ben de öfkeliydim. Bu hayata delicesine öfkeliydim. Yaşadıklarımıza, bize bunu yapanlara, ölüme, cellatlarımıza, Azrail’e.
“Bunu biliyorum.” Az önceki öfkesine tezat bir yavaşlıkta ayağa kalktı. Yanıma birkaç adımda ulaştı. Solumda kalan küçük boşluğa dayadı kalçasını. Ardından sıcak avuçları yüzümü kavradı. “Ölmeyeceksin,” dedi yeşil hareleri mavilerimi esiri altına almışken. “İzin vermem.” Dudaklarım itiraz edercesine aralandı.
“Ama,”
“Hayır,” Sözümü kesti. Gözleri duygulara bulandı. Şefkat, öfke, sevgi, aşk, hüzün, korku, endişe… Tüm bunlar bir anlığına gözlerinden okundu. “Gerekirse sana kalbimi veririm.” dedi kendinden emin bir tınıda olsa da sesi tüy kadar yumuşaktı. “Ama yine de senin ölmene izin vermem.”
“Hem altı tane de ekstradan var!” Pars’ın ortamı yumuşatmak için söyledikleri üzerine herkesin yüzünde buruk bir tebessüm yer etti. “Bu yaşlı herifinki düzgün çalışmıyordur.” Yüzünü buruşturup Akyel’e sataşmasıyla Akyel’in yüzümü kavrayan elleri kucağıma düştü, ellerime tutundu.
“Senden bir yaş büyüğüm sadece.” dedi gözlerini devirerek. Onun bu hâline kıkırdadım. Aslında Pars’ın odadaki gerilim ve hüzün dolu havayı dağıtması iyi olmuştu çünkü hepimiz zaten çok yorgunduk. Yeterince dağılmıştık.
“Sonuç olarak yaşlısın.” Pars’ın son cümlesi havada kaldı. Akyel asla üzerine alınmadan tuttuğu ellerimi dudağına götürdü. Tüy kadar hafif bir öpücük kondurup usulca sıktı. Bu, yanındayım demekti. Gitmeyeceğine dair sözlerinden biriydi.
“Güzelim bizim bir Derin’le konuşmamız lazım.” dedi Akyel kısıkça. Sesinde güven vardı. “Korkulacak bir şey yok.” Dudaklarına içten bir tebessüm yayıldı. “Deniz, Aksel ve Pars’la dışarıda konuşup geleceğiz. Asil ve Uzay seninle.” İçim huzursuz olsa da başımı salladım.
“İyi olacak mısın?” diye sordum içimde yeşeren endişeye kapılarak.
“Bundan sonra her zaman.” dedi sakince. Bana son kez âşık olduğum tebessümlerinden birini göndererek ayaklandı. Diğerlerine bir bakış atıp kapıya doğru ilerledi. Saniyeler sonra odayı terk ettiklerinde içimdeki korku kıvılcımlarıyla baş başaydım. Sessizce yatakta biraz aşağıya kaydırdım vücudumu. Ardından başımı yastığa yasladım.
“Güzel arkadaşım benim.” diye mırıldandı Asil şefkatle. Naif parmakları saçlarımı geriye doğru itti. “Her şey düzelecek.” Koca mavi gözleri saçlarını topladığı için oldukça ön plandaydı. “Artık birlikteyiz.” Dudakları kıvrıldı.
“Sen sadece iyileşmene bak Kızıl Fırtına.” diyerek yanımıza adımladı Uzay. Gözleri yorgun baksa da çehresine yayılan ifade güven kokuyordu. “Sana ihtiyacımız var.” Ona ufak bir tebessüm gönderip ağrıyan göğsümle yüzümü buruşturmamak için kendimi sıktım. Huzursuz bir uykunun kollarına atılmam uzun sürmedi ancak kalbimin ağrısından da anladığım, asıl zor günlerin şimdi başladığıydı.
★ ★ ★
Akyel
Küçükken en sevmediğim oyun saklambaçtı. Aksel ve Loya öyle çok severlerdi ki, diğerleri de onların bu ısrarına teslim olurdu. Ben de yalnızca Loya için katılırdım. Ebe olduğumda onun nerede olduğunu bilsem de onu ebelemezdim. Benim turumda hep o kazanırdı çünkü kalbimle girdiğim savaşta da hep o kazanmıştı. Bu çocukluğumuzdan beri değişmeyen bir gerçekti. Loya benim için her şeydi. Onu korumak, kollamak, nefes almasını sağlamak hayatımda edindiğim yegâne görev gibiydi. Onu düşünmeden tek bir adım bile atamıyordum. O gün, o köprüde tek düşündüğüm onun tehlikelerden arınmış bir hayatı olmasıydı. Ne ben o tehlikelerden uzak durabiliyordum ne de onu uzak tutabiliyordum. Bu yüzden yapabildiğim vazgeçmek olmuştu. Bir kez olsun ipi bırakmak istemiştim ama olmamıştı. Bunu sanırım… Gerçekten de istememiştim. Eğer öyle olsaydı Derin’e her şeyi anlattığım bir ses kaydı atmazdım. Hastanede kaldığım o günler, bana çok cazip görünen o beyaz ışığa doğru ilerlerdim. Ama hayır, bu olmamıştı. Bunu ne kadar çok istesem tek bir yüz belirmişti yüzümde: Loya. Onun için kendimden vazgeçmiş, onun için yaşamayı seçmiştim. Çelişkiliydi ancak… aşk da çelişkilerin ta kendisi değil miydi?
“Derin neredeymiş?” diye sordum bahçedeki banka dizildiğimiz sırada.
“Birazdan burada olur.” diye yanıtladı Deniz. Bir yandan dizini sallıyor, diğer yandan elindeki telefonu çeviriyordu. O sağ yanımda otururken Akyel solumaydı. Arkasına yaslanmış, bakışlarını hastane demir kapısına çevirmişti. “Bunu yapmak zorunda değilsin, biliyorsun değil mi?” Deniz’in gergin bakışları üzerimdeydi. Sıkkınca bir nefes aldım.
“Biliyorum.” dedim sakince. “Ama yapacağım.”
“Loya haklı.” Aksel’in sesi boğuktu. Bakışlarımı bu sefer benimkiyle aynı olan irislerine çevirdim. “Bunu yalnızca sen yapmayacaksın.”
“Aksel,”
“Bu tartışmaya kapalı.” diye susturdu beni. Gözleri sert bakıyordu. “Derin ne derse desin, seni hangi konumda Hâle’nin karşısına çıkarırsa çıkarsın biz de orada olacağız.” Başını iki yana salladı.
“Seni tek bırakmayız, o bir kere olur.” Omuzlarım yenilgiyle çöktü. Ona ne dersem diyeyim inat edecekti. Loya’yla bu yönden benziyorlardı. En yakın arkadaş olmalarına şaşırmıyordum ancak başa çıkması zor bir özellikti. Korkuyorlardı… Tıpkı benim gibi. Kaybetme korkusunu iyi bilirdim, insanı içten içe tüketirdi. Loya’nın gözlerinden ne kadar tükendiğini görebiliyordum. İyi değildi. Güçlü gözükmeye çalışıyordu ama onu öyle uzun zamandır tanıyordum ki her bakışı ezberimdeydi. Mavileri iyi olmadığını haykırıyordu. Umutları neredeyse tükenmişti, yine de savaşmaya devam ediyordu. Onun bu kadar güçlü olması beni kendine hayran bırakan özelliklerinden yalnızca biriydi. O hayatımda görüp görebileceğim en güçlü kadındı.
“Her ne yaşanırsa yaşansın kimse Loya’ya bir şey demeyecek.” dedim ikisine hitaben. Bakışlar artık üzerimdeydi.
“Daha önce de öyle yaptık Akyel,” dedi Deniz itiraz ederek. “Sonuçları daha kötü oluyor.”
“Kalbi çok hasta.” Nefesim boğazımda tıkandı. “Ameliyatla çoğunu alsalar bile hâlâ durumu iyi değil.” Bakışlarım boşluğa daldı. “Belki fark etmiyorsunuz ama ağrısı oluyor. Yüzünü bile buruşturmuyor anlamayalım diye ama gözleri acıyla kıvranıyor.” Sertçe yutkundum. “Nefesi yüzeyselleşiyor bazen. Geceleri uyuyamıyor, hep ayakta.” Zihnime dolanlarla elimi saçlarıma attım, oldukları yeri dağıttım. “Nefesimi dinliyor, anlamasın diye belli etmemeye çalışıyorum.” Bunu biliyordum. Geçen gün fark etmiştim. Gece şans eseri uyandığımda hafifçe göz göze gelmiştik. Gözlerini kaçırsa da anlamıştım. Tüm gece yaşadığıma emin olmaya çalışıyordu. “Yaşadıkları ona ağır geliyor.”
“Sana da geliyor.” dedi Aksel bu sefer. “Bunu dile getirmiyor olmamız görmediğimiz anlamına gelmiyor, Akyel. Birbirimize ihtiyacımız var.”
“Sana güçsüzsün demiyoruz.” Deniz araya girdi. “Ama birlikteyken daha güçlüyüz.” Haklılardı. Yıllarca hep tek başıma üstlenmiştim her şeyi. Aksel’in hiçbir şeyden haberi olmazdı. Deniz’le konuşurduk ama onun dışında Loya da dahil olmak üzere kimse neler yaşadığımı bilmezdi.
“Çocuklar?” Derin’in sesini duymamızla hepimizin bakışları ona doğru döndü. Hastane bahçesini çoktan yarılamış, on metre ötemizde bize doğru ilerliyordu.
“Seni bekliyorduk.” dedi Deniz ağabeyini yanıtlayarak. “Şu işi konuşalım artık.” Tam o sırada hastanenin kapısından tepsiyle çıkan Pars da bize doğru ilerliyordu. Hafifçe yana kayıp ona yer açtık. Yanımıza ulaştığında ise tepsideki karton bardaklı kahvelerden birer tane aldık. Soğuk ellerimin arasında buharı tüten kahve kemiklerimi ısıtmıştı. Hafifçe kahvenin o ipeksi kokusunu içime çektim.
“Diğerleri odada mı?” Aksel başını salladı.
“Loya’yla kaldılar.”
“Bizim de içeride konuşmamız daha iyi olurdu.” dedi Derin hafifçe mırıldanarak. “Daha güvenli.”
“Daha bir drone’u engelleyemediniz, Derin.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. “Neyin güveninden bahsediyorsun?” Sesim sertti ancak haklı olduğumu biliyordum. Bizi aylarca bir eve ya da bir odaya hapsetmişlerdi. Tehlikeden uzak kalmamız için yapılmış bu esaret dolu günler tamamen saçmalıktı. Her şekilde ikimizi de düzgün koruyamamışlardı.
“Erişim engelini bir arkadaşımız gizlice açtı.” diyerek konuya girdi söylediğimi duymazdan gelerek. “Bu tamamen gizli bilgi.” Bakışları ciddiyetle üzerimizde gezindi. “Operasyon kayıtlarında yok.”
“Çete bağlantısı bulundu mu yani?” Geldiğinden beri elinde tuttuğu dosyayı uzattı. Herkesten önce elimi uzatıp aldım. Sabırsızca kapağını araladığımda gözüme ilk çarpan Hâle’nin fotoğraflarıydı. Yoksa Elif, Büşra, Asuman mı demeliydim? Hangisiydi?
“Tam olarak değil.” dedi açıklayarak. “Çete başı belli değil yalnızca Hâle’nin kimlikleri iyice açığa çıktı.” Kaşları çatıldı. “Sanırım biri kendini korumaya almış. Hangi kapıyı açsak ardından Asuman çıkıyor. Ülkeye giren uyuşturucu mallarından sorumlu, aynı zamanda silah ticaretinde de payı var.” Duyduklarımla vücudum gerildi. “Hakkında çoğu kez şikayet var ancak bu şikayetler 2006-2007 gibi kesiliyor.” Tarihleri duymamla bedenimden bir ürperti geçti. Hâle’nin hayatımıza girişiyle birlikte şikayetler kesilmişti çünkü yeni kurban artık belirlenmişti. “İyi gizlenmiş ama biri onu önümüze atıyor gibi. Bir şeylerden haberleri olduğu belli.”
“Yeter ki şu iş bitsin.” dedim boğuk bir sesle. “Sonrasında ne olduğu umrumda bile değil.”
“Nasıl ilerleyeceğiz?” diye sordu Deniz araya girerek. Derin’in yoğun bakışları kardeşini buldu.
“Hâle’yi ayağımıza getirmeliyiz ama bu kolay olmayacak.” dedi ciddiyetle. “Sana güvenmiyor,” Gözleri benim üzerimdeydi. “Onun güvenini geri kazanman lazım.”
“Bana güvenmese bile benim yanıma gelecek kadar takıntılı.”
“Haklılık payı var.” diyerek bana katıldı Aksel. “Asıl amaç onu deliğinden çıkarmak.”
“Bize kim bilgi sızdırıyorsa Hâle’nin dosyasını baya kabarık hâle getiriyor.” Sıkıntıyla bir nefes aldım.
“Elinde hâlâ videolar var.” dedim ifadesizce. Bakışlarım Derin’in gözleriyle çakıştı. “Uyuşturucu paketleri benim adıma alınıyor ve bana enjekte ettiği fotoğraflar da var. Ayrıca… Paketleri teslim almaya giden benim gibi giyinmiş olan Demir’di. Yani inkâr etsem de bana kimse inanmaz.”
“Hâle’nin sabıkası ortada.” dedi Derin. “Suçları sana yöneltemeyecek kadar batmış durumda.”
“Tek gereken onu kendimize doğru çekmek.” Dakikalardır sesi çıkmayan Pars girdi araya.
“Aynen öyle.” diyerek onayladı onu Derin. “Bunun için de Akyel’le ilerleyeceğiz.” Deniz ve Aksel’in gerildiğini hissetsem de omuzlarımı dikleştirdim.
“Ne zaman başlıyoruz?” diye sordum keskin bir tınıda.
“Yarın. Onu arayacaksın, verdiğin karardan pişman olduğunu söyleyeceksin.”
“Bu kadar kolay inanmaz.” Başını salladı.
“Bu yüzden onun güvenini kazanmalısın. Buluşacağınız yeri o söyleyecek. Ayrıca da onu ikna etmek için telefonu açık bırakabilirsin. Loya’yla kavga ediyormuş gibi veya bana ve arkadaşlarına yalan söylüyormuş gibi davranacaksın.” Rahatsızca yerimde kıpırdandım.
“İşin içine Loya’yı katmasak?” Derin’in gözlerine bir yumuşaklık yerleşti.
“Yerinden kıpırdamayacak bile.” dedi sakince. “Onun da haberi olacak ayrıca, sadece rol yapmasını bekleyeceğiz. Hâle’nin ona tavır koyduğunu bilmesi önemli.” Haklıydı ama rol yapsak bile artık Loya’nın kalbine yüklenmek istemiyordum. “Kendinizi hazırlayın.” Bakışları hepimizin üzerinde gezindi. “Yarın başlıyoruz, gece ise plana geçeceğiz.” Herkes sessiz bir onay verirken ben tepkisizdim. Bunun bana vereceği zarardan çok Loya’yı ne kadar etkileyeceğini düşünüyordum. Umarım daha da kötüleşmezdi. Düşüncelerime karşılık sıkkınca iç çekip ayaklandım. Kısa bir vedalaşmanın ardından hastanenin girişine yöneldik. Adımlarım girer girmez ezbere bildiği koridorlarda dolandı. Birkaç dakikanın ardından odaya vardık. Hafifçe kapıyı tıklattım. Kapıyı araladığımda ise görüş açıma ilk giren Asil’in sarı saçlarıydı. İyice içeri girdiğimde ise kaşları çatık, huzursuz bir uykuda olan Loya’yı görmüştüm. Kızıl kaşları uyumasına rağmen oynayıp duruyordu. Rüyasında her ne görüyorsa onu rahatsız ettiği belliydi. Bir kere bile düşünmeden ona doğru adımladım. Asil benim geldiğimi görmesiyle buruk tebessüm eşliğinde birkaç adım geriledi. Uzay da Loya’nın ayakucundan kalktı sakince. Sevgilimin boş bıraktığı yere, yanına uzanmak için beyaz pikeyi araladım. Onu uyandırmamaya özen gösteren yanına yerleşsem de başını göğsüme koymasıyla birlikte ismimi mırıldanmıştı.
“Akyel?”
“Şşş…” diyerek saçlarını okşadım. “Buradayım.”
“Gitmedin.” Fısıltısını işitmemle kalbim kasıldı. Hâlâ yanında olduğuma inanamıyor gibiydi ve bu tamamen benim suçumdu. Onu çok üzmüştüm, çok kırmıştım kalbini.
Zaten hasta olan kalbini.
Bu gerçek bir kez daha vurdu yüzüme. Derince iç çekmekten kendimi alamadım. Bundan sonra biraz bile üzülmesine izin veremezdim. Baştan ayağa Hâle’nin bataklığına batmış olsak da pisliği ona bulaştırmayacaktım. Aylarca üzgün olsa da iyi olduğuna inandırmıştım kendimi. Oysa üzgün olması kalbini çok yormuştu, hasta etmişti. Buna rağmen hâlâ savaşması inanılmazdı. Ben onun gibi olamamıştım. Pes etmiştim, yorulmuştum, tükenmiştim. Ondan öğrenmem gereken çok şey vardı.
“Buradayım.” diye mırıldandım bir kez daha. “Uyandığında da burada olacağım.” Bu sefer sözümü tutacaktım. Uyandığında gördüğü ilk yüz, ilk dokunuş benim olacaktı. Birbirimizden mahrum kaldığımız tüm zamanları telafi etmeye çalışacaktım ve bu çabam ömrümün sonuna kadar devam edecekti. Benim için Loya’sız bir hayat söz konusu olamazdı. O benim her şeyimdi. Benimle olan tek ve en güzel şeydi. Bir kez daha kaybetmeyi göze almayacaktım.
“Biz dışarıdayız.” diye fısıldadı Asil. Bakışlarım onu bulduğunda şefkatli irisleri karşıladı beni. Başımı salladım minnetle. En içten gülümsemelerinden birini gönderip Uzay ve diğerlerini de alıp odadan ayrıldı. Ben ise tüm gece Loya’yı izledim. Gözümü bile kırpmadan… O an daha da emindim. Hayatımın sonuna kadar her uyandığımda ve her uyuduğumda görmek istediğim son yüz onunkiydi.
Ondan ayrılmak, artık bir seçenek bile değildi.
Bölüm sonu.




Yorumlar