24. Bölüm: Kor Alevler ve Hastalıklı Ruhlar
- melisasamatt
- 22 May
- 13 dakikada okunur
“Kalbini kırdım
Biliyorum, hatalıyım
Tesellilerim yok
Özürlerim boş”
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bu saatte normalde odamda uyuyor olurdum. Daha doğrusu uyutuluyor olurdum. Ancak bugün farklıydı. Bugün, normalin çok uzağındaydık. Oturduğum koltukta biraz daha küçüldüm. Dizlerimi kendime çektim, kollarım etrafına sarındı. Bakışlarım saatlerdir öylece uyuyan bedeni izliyordu. Kaç saat geçmişti emin değildim. Acildeki müdahaleden sonra onu normal odaya almış, serum bağlamışlardı. Aksel üzerindeki yırtık ve kirli gri tişörtü değiştirmişti. Üzerinde gri bir sweatshirt vardı şimdi. Siyah eşofmanı üzerindeydi. Çıplak ayaklarını ise siyah bir çorap örtüyordu. Gözkapakları bir kez olsun aralanmamıştı. Âşık olduğum sarı saçları, siyahtı ama bu hâliyle bile kalbim delicesine göğüs kafesimi dövüyordu. Sertçe yutkunmaktan kendimi alamadım karşımdaki görüntüsüne karşılık. Zayıflamıştı. Çok zayıflamıştı hem de. Sakalları yeni kesilmişti. Bu hâliyle yüzündeki yaralar daha belirgindi. Patlayan dudağına küçük bir bant yapıştırılmıştı. Kaşının üzerindeki derin kesiğe ufak bir dikiş atılmıştı. Yüzündeki diğer morluklara ise krem sürülmüştü. Gözlerinin altı mosmordu. Sert hatlı yüzü zayıfladığından ötürü çökmüş görünüyordu. Elleri iki yanına uzanıyordu. Saatlerdir hareketsizdi. Kalp atışları monitörden her saniye yankılanıyordu. Ona dokunmak için yanıp tutuşan ellerimi sıktım. Altıma giydiğim taytımın kumaşı avuçlarımda ezildi. Hâlâ gerçek gelmiyordu. Onun burada olması, bir mucizenin gerçekleşmesi demekti benim için. Annemle babamın çıkıp gelmesi gibi mucizevi bir olaydı. Bakışlarım bir an olsun çekilmedi yüzünden. Ondan başka bir yere bakamıyordum. Çok özlemiştim. Ona olan özlemim bedenime sığmıyordu. Ellerim titriyor, adımlarım ona yöneliyordu. Bedenim onun dokunuşunu hissetmek için adeta çıldırıyordu. Derince iç çekip başımı dizlerime yasladım. Aksel, Deniz, Pars, Uzay ve Asil kafeteryadaydı. Derin gelmişti. Onunla konuşuyorlardı. Ben inmemiştim. İnecek gücü kendimde bulamamıştım. Sanki Akyel’den gözlerimi bir saniye olsun ayırırsam yok olacakmış gibi geliyordu. Kalbim bunun riskini alamamıştı.
Düşüncelerimden monitörden yükselen sesle sıyrıldım. Bacaklarımı endişeyle yere indirirken mavi harelerim Akyel’in bedenini süzmüştü. Hareketleniyordu. Yüzü buruşmuştu. Bedeni hafif hafif hareket etmeye başladığında nabzı hızlandı. Başını daha fazla iki yana salladığında yerimden ayaklandım. Dudaklarının arasından anlamsız sayıklamalar dökülüyordu. Dudaklarımı sertçe dişledim. Kabus görüyordu.
“Akyel.” diye seslendim hafifçe. Sesimi duymadı. Nereleri sıklaştı, göğsü hızla inip kalktı. “Akyel!” Sesimi biraz daha yükseltip yeniden seslendim. Oysa bir değişiklik yoktu. Nabzı her geçen saniye daha da yükseliyordu. Ona dokunmak için yanıp tutuşan ellerim omuzlarını bulduğunda Akyel’in dudaklarının arasından bir hıçkırık koptu. Onun bu savunmasız hâli yüreğimi sızlatmaya yetmişti. İrkilerek gözlerini açtığında odağı kaybolan yeşil hareleri mavilerimle çarpışmıştı. Hareketleri bir anda kesildi.
“Loya?” Kısık sesini duyduğumda sertçe yutkundum. Haftalarca sesi zihnimden gitmesin diye konuşmadığım tınısı kulaklarıma doldu yeniden. Dudaklarım titredi.
“Kabustu.” Dedim, dudaklarımda buruk bir tebessüm asılıydı. Başını iki yana salladı.
“Hepsi mi kabustu?” Sertçe yutkundum yeniden. Boğazımdaki o yumru yeşil gözlerine baktığım her saniye daha da yerleşti. Başımı iki yana salladım onun gibi.
“Değildi.” Değildi. Yaşadıklarımızın hiçbiri kabus değildi ancak kabus olacak kadar mahvetmişti hayatımızı. Bir şey söylemedi. Yatakta iyice doğruldu. Bakışları bir an olsun üzerimden çekilmedi. Koltuğa geçmek yerine kalçam yatağın köşesine yaslandı. Ona değmeden oturdum karşısına. Onun hareleri nasıl yüzümde dolanıyorsa benim de mavilerim onun yüzünü talan etti. Saatlerdir izlemiyormuşum gibi. Konuşmadık. Kelimelerimiz dudaklarımızdan dökülmeyi reddetti. Oysa gözlerimiz çok şey anlatıyordu. Kaybettiğimiz aylarımıza, ayrı kaldığımız her bir saniyenin haykırışı vardı harelerimizde. Akyel’in dudakları açılıp kapandı. Bir şey söylemek istediği belliydi. Ben de çok şey söylemek istiyordum. Ona hem kızmak hem de delicesine sarılmak istiyordum. Bir yanım haykırmak, diğer yanım ise hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Ama hiçbir şey yapmadım. Yalnızca baktım. Sustum ve izledim. Akyel de benden farklı değildi. Konuşmak istiyordu ama dudakları aralansa bile sözcükler dökülmedi. Bedeni kasıldı, elleri titredi, göz bebekleri kıpırdadı ama sözcükler takılı kaldı boğazında. İki yabancının karşılaşması gibiydi duruşumuz. Gergin bir sessizlik kol geziyordu aramızda. Aslında… Birbirimize yabancı olduğumuz söylenebilirdi. Benim tanıdığım Akyel durmuyordu karşımda. O soğuk prens artık güçlü değildi. Sırtındaki yüklerin altında ezilmiş, enkaza dönmüş bir adam vardı karşımda. Gözlerindeki o küçük çocuğun haykırışları susmuştu, asi hâlinden eser kalmamıştı. Saçlarının hırçın dalgası yerini korusa da artık eski ışıltısı yoktu. Akyel’in tüm hayatı siyaha boyanmıştı. Birbirimizden çok şey saklamıştık. İkimiz de tek başımıza sırtlamak istemiştik yüklerimizi. Ben ondan hastalığımı saklamıştım o ise acılarını, izlerini gizlemişti. Aslında sırlarımızdı bizi ayıran. Biz ellerimizle yok etmiştik birbirimizi. Yıkılmaması için savaştığımız o kale, bizim yüzümüzden yerle bir olmuştu. Sakladığımız gerçekler bir diken olup çizmişti tenimizi. Acıtmıştı, kanatmıştı, değiştirmişti. Artık eski Akyel ve Loya değildik. Acıların büyüttüğü Loya ve Akyel vardı. Tam bu anda, bu odada, bu yatakta oturan Loya ve Akyel sırların altında ezilmiş iki ruhtan ibaretti. Akyelin dudakları yeniden aralansa da açılan kapıyla birlikte kapanmıştı. Odanın loş ışığına tezat olarak kapıdan sızan keskin beyaz ışık bize kadar ulaşmıştı. İçeriye sırasıyla Aksel, Deniz, Pars, Uzay, Asil ve en sonda da Derin girmişti. Bakışlarımı onlarda fazla tutmayıp yataktan kalktım. Biraz önce oturduğum tek kişilik koltuğa sindim yeniden.
“Nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu Aksel, kardeşinin yanına ilerlediği sırada.
“İyiyim.” Boğuk tınısı kalbimi tekletti yeniden. İşte etkisi bu kadar kolaydı üzerimde. Sesi bile kalbimi attırmaya yetiyordu.
“Akyel.” Bu sefer uzun zamandır duymadığım kalın, tanıdık bir ses doldurdu odayı. Bakışlarım bir anlığına ona döndü. Üzerindeki siyah kabanı ve asker botlarıyla Akyel’in sol tarafına doğru ilerledi. “Yorgun olduğunu tahmin edebiliyorum ama konuşmamız da gerek.” Bakışları hepimizin üzerinde gezindi. Koyu hareleri en son bende durduğunda yeniden aralandı dudakları. “Yalnız konuşsak daha iyi olur.” Kaşlarım sertçe çatıldı.
“Ne konuşacaksan burada konuş Derin.” dedim keskin bir tınıda. “Başımıza ne geldiyse sırlar yüzünden geldi. Artık bir şeyleri saklamaktan vazgeçin.” Sert bakan hareleri ciddiyetini koruyarak bana baktı.
“Loya.”
“Hayır, Derin.” diyerek kestim sözünü. “Sen konuşacaksın ve ben de duyacağım.” Sarsılmaz ifadem karşısında derince nefeslendi. Bir şey demedi, bakışları yeniden Akyel’i buldu.
“Seni kaçıran kim biliyor musun?” diye sordu ifadesiz bir tınıda. Akyel başını salladı.
“Demir.” dedi kısıkça. “Demir Yücesoy.” Titrek bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. Hâle’nin oğluydu.
“Nereden öğrenmişler senin orada olduğunu?” Akyel derince nefeslendi. Serum takılı olmayan eli siyah saçlarının arasına ilişti. Sertçe dağıttı olduğu yeri.
“Hâle öğrenmiş.” dedi kısık bir tınıda. “Ondan önce Demir ulaşmış bana.” Bakışları kısıldı. Kuruyan dudaklarını ıslattı diliyle. “Hâle’nin hayatını mahvedebilmek için… Beni kullanacakmış.” Yutkundum. Bu öyle bir oyundu ki anne oğul arasındaki kirli bir satranç tahtasında mahsur kalmıştık. Başımıza ne gelirse gelsin ikisinin oyunları yüzünden gelmişti. Bizim hayatımızı mahvetmeyi çok iyi başarmışlardı. “Depo gibi bir yerde açtım gözümü. Her yerim zincirlenmiş.” Sözleri üzerine bakışlarım bileklerine kaydı. Giydiği kapüşonlu dirseklerine kadar çekili olduğundan kolları açıktaydı. Bilekleri yer yer kesilmiş, morarmıştı. “Demir geldi sonrasında. Saçma sapan konuştu. Sonra da siktir olup gitti.” diye öfkeyle devam ettiğinde Derin’in sesi duyuldu yeniden.
“Nasıl kaçtın?”
“Korumalardan biri gece vakti yanıma geldi. Sanırım senin içlerine yerleştirdiğin adamlardan biriydi. Nöbeti o devralmıştı. Zincirlerin kilidini açtı, ardından bu yaptığı anlaşılmasın diye elime tutuşturdu silahını. Omuzuna ateş ettirdi.” Sesi gittikçe kısıldı. Sertçe yutkundum. Oturduğum koltukta biraz daha çektim dizlerimi kendime. Akyel’in yaşadıkları akıl alır gibi değildi. Yıllardır çektiği acılar son bulmuyordu ve biz bunu fark edememiştik. Hiçbirimiz. “Sonra kaçtım. Ormana daldım düşünmeden. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Yola çıktım en sonunda. Bir araba hâlimi görüp durdu.”
“Seni tanıdılar mı?” diye araya girdi Derin sert bir tınıda. Başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi sakince. “Kimse bir şey anlamadı. Beni bir hastaneye götürmeyi teklif ettiklerinde de bu hastaneyi söyledim.” Bakışları hepimizin üzerinde gezindi. “Burada olduğunuzu biliyordum.”
“O gün gelen… Sendin, değil mi?” Dakikalardır kimsenin ağzını bıçak açmamıştı. Aramızdan ilk olaya müdahale eden ise Asil olmuştu. Mavi hareleri Akyel’in üzerindeydi. Elleri koltuğumun sırtına yaslıydı. Avuçları olduğu yeri tutuyordu sımsıkı. Sanki bıraksa düşecekti, yerle bir olacaktı. “Loya’nın odasından çıkan… Siyah kapüşonlu.” Bakışlarım hızla Akyel’i bulduğunda dudaklarım şaşkınlıkla açıldı. Başını salladı Akyel, Asil’in sorusuna karşılık.
“Bendim.” diye mırıldandı.
“Daha önce buraya mı geldin?” Onu gördüğümden beri bir türlü çözülmeyen dilim duyduklarımdan sonra benden bağımsız açılmıştı. Afalladığımı belli eden tınım odada yankılandı. Herkesin bakışlarını üzerimde hissetsem de dönüp bakmadım. Tek odağım Akyel’deydi, onun yeşil harelerinde, lenslerinden kurtulmuş hâlinde… Başını salladı teklemeden.
“Geldim.” dedi kesin bir dille. “Seni görmem gerekiyordu.”
“Siyah kabanlı adam da sendin, değil mi?” Sıkıntıyla iç çekti, başını yeniden salladı onaylarcasına. Yanılmamıştım. O Akyel’di, kokusundan tanımıştım.
“Daha önce odana da geldim, seninle konuştum.” Nefesimi tuttum. O ise harelerini üzerimden çekmeden dudaklarını araladı. “Hastalığını ilk öğrendiğim an geldim yanına. Uyuyordun.” Yutkundum. Sesini duyduğumu anımsıyordum ama uyandığımda yalnızca bir rüyadan ibaretti. “Rüya değildi.” dedi düşüncelerimi okumuş gibi. Bakışları yüzümü talan ediyordu, gözlerimi kaçırdım. Ne diyeceğimi veya nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum.
“Bunları yarın yanına gelecek olan polislere de anlatman gerek.” dedi Derin aramızdaki gergin bekleyişi bölerek. “Biz Hâle’nin izini sürmeye devam ediyoruz. Hastaneye de korumalar ve polisler yerleştireceğiz.” Akyel’in üzerindeki hareleri bize yöneldi. Hepimizi teker teker süzdü. “Siz de çok dikkatli olmalısınız. Hâle ve Demir Akyel’in yaşadığını bildikleri için ilk sizi hedef alacaktır. Yanınızda herhangi bir koruma olmadan dışarıya çıkmayın.” Bakışları en sonunda bende durdu. “Senin de odanın önünde korumalar bekleyecek.” Sert yüzü yumuşadı. “Her şey kontrolümüz altında.” Son kez her birimize bakıp dudaklarını araladı. “Anlaşıldı mı?” Ben sessizdim, diğerleri ise yalnızca başlarını sallamış, sessiz bir onay vermişlerdi. “Kendinize dikkat edin ve sakin sakin konuşun. Kolay şeyler yaşamadınız.” Akyel’e bir bakış atıp kapıya doğru ilerledi. İlerlediği sırada kardeşinin omuzunu sıkmayı da ihmal etmemişti. O odadan çıktıktan sonra oda derin bir sessizliğe gömülmüştü. Aylar sonra… Aylar sonra ilk defa hepimiz tek bir odadaydık, aynı ortamdaydık. Hiçkimse toprağın altında değildi. Kimse boş bir mezarın başında uyumuyor, hastane duvarlarının dibine çöküp acısını yaşamıyordu. Sessizdik. Biz ilk defa bir arada ve bu kadar sessizdik.
“Tuhaf.” Pars’ın mırıltısı dakikalardır odada yankılanan tek şeydi. Bakışlarım ona döndü. Onun koyu kahve hareleri ise Akyel’in üzerine örtülü olan beyaz pikeye dalmıştı. “Aylar önce neredeydik, nasıldık… şimdi neredeyiz, nasılız.” Dudaklarında acı dolu bir tebessüm peyda oldu. “Hâlimize bak.” Bakışlarımı kaçırıp önüme döndüm. Dizlerimin etrafına sardığım kollarımı sıklaştırdım. Ellerimi birbirine kavuşturdum. Tırnağımın etini soydum hafifçe. Odağım oraya kaydı. Üzerimde bakışları hissetsem de bakmadım, başımı kaldırmadım.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Uzay boğuk bir tınıda.
“İyileşeceğiz.” Deniz’in yanıtı gecikmedi. Sesi ifadesiz çıksa da netti. “Birlikte.” diye ekledi. “Hâle ve Demir yakalanana kadar kendimizi toparlayacağız.”
“Kolay olmayacak.” diye mırıldandı Asil arkamdan. Sesi umutsuzdu.
“Kimse kolay olacak demedi.” dedi Deniz yeniden. “Hepimiz yara aldık, değiştik, dibe battık. Şimdi ayağa kalkma zamanı.” Haklıydı. Hepimiz değişmiştik. Akyel’in ölümü bizi değiştirmişti, büyütmüştü. Artık ayağa kalkma zamanıydı. Daha fazla dibe batamazdık. Bakışlarım çekinse de Akyel’e kaydı yeniden. Siyah saçları dağınık, gözaltları mordu. Yorgun olduğu her halinden belli olsa da kendini güçlü gözükmeye zorluyor gibiydi. Oysa karşımda bir enkaz vardı. Yıllardır içinde taşıdıklarının ağırlığını kaldıramamış, altında kalmıştı. Gözlerimin ağırlığını üzerimde hissetmiş gibi bana çevirdi harelerini. Gözlerinin ardında saklanan o asi çocukla göz göze geldim aniden. Kalbim tekledi. İçimde yaşayan o küçük kız çocuğu, karşısında âşık olduğu çocuğu gördüğü an kendinden geçmiş gibiydi. Sertçe yutkundum. Akyel’in hayallerinin ardına sığınan canavarlar vardı ve o canavarlar onu ruhuna hapsetmişti. Kalbindeki zindanda hapsolmuştu o küçük çocuk. Sadece gözlerinin ardında araladığı perdelerden seçebiliyordum onu.
“Daha sonra detaylı konuşacağız zaten.” Aksel’in sesiyle yeniden kaçırdım gözlerimi. Harelerimin yeni rotası Akyel’in kopyası olan Aksel’deydi şimdi. Onun yeşil gözleri ise ikizinin üzerindeydi. Dudaklarında buruk bir tebessüm asılı olsa da omuzları dikti. Ama biliyordum, bu odadan çıktığı an omuzlarındaki yükler bir bir çökertecekti dik duruşunu. “Akyel biraz dinlensin, zaten yorgun.” Herkes sessiz bir onayla odadan teker teker ayrılırken ben de iyice küçüldüğüm koltuktan bacaklarımı indirdim. Ardından ellerimi dizlerime yaslayarak ayaklandım. Ancak tam o sırada sıcak… tanıdık bir sıcaklık bileğimi sardı. Dokunuşu neredeyse tüy kadar hafifti. Gözlerim hemen yanımdaki Akyel’i buldu.
“Gitme.” Gözbebeklerime kadar titrediğimi hissettim. Sertçe yutkundu. Sanki tenime dokunmak ona acı vermiş gibi buruştu yüzü. “Gitme, Loya.” Sesi fısıltıdan farksızdı. Odada bizden başka neredeyse kimse kalmamıştı ancak Aksel de Akyel’in fısıltısını duymuş olacak ki adımları duraksamıştı. Kararsız bakışlarım onu buldu bu sefer. Odadan çıkmak üzereydi, beyaz kapının önünde duruyordu. Gözkapakları ağır ağır kapandı, ardından açıldı. Bu, kal demekti. Kal, sana ihtiyacı var. Sertçe yutkundum. Başımı salladım hafifçe, ardından yeniden oturduğum koltuğa yasladım kalçamı. Aksel odadan çıktığı an ardından kapıyı kapattı. Aramızdaki sessizliğin ilk notası kapının kapanma sesiydi. Nefes alış veriş seslerimiz tüm odayı kapladı. Onun bakışları bendeydi, bunu hissedebiliyordum ancak benim bakışlarım ona dönecek kadar güçlü değildi. Hâlâ yaşadığı gerçeğini sindirmeye çalışıyordum. Bir yanım tarifsiz bir huzurla doluydu, oysa diğer yanım kırgındı, kızgındı. Akyel’i bir noktaya kadar anlamaya çalışıyordum. Ben de ona zarar gelmesindense kendimi ateşe atardım. Bir kere bile düşünmezdim. Ama… Onun vazgeçtiğini bilmek. Belki de en çok bu yakıyordu canımı.
“Bana bakmayacak mısın?” Kısık tınısı dakikalardır aramızda kol gezen sessizliği böldüğünde bedenim titredi. Onun anlık bir tınısı bile beni titretebilecek güçteydi. Sertçe yutkundum. Bakışlarım tedirgince ona döndüğünde onun yeşil hareleri zaten bendeydi. Gözlerimde her ne gördüyse sertçe yutkundu. Dudakları aralandı. “Loya… Ben…” Derince iç çekti. Göğsü aldığı nefesle havalanıp ağır ağır indi. Dudaklarımı ısırdım.
“Neden?” Fısıltı gibi çıkan sesim üzerine yeniden yutkundu. Bir kere, iki kere, üç kere… “Neden Akyel?” Yaşlar göz pınarlarımda birikti. Titrek bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. “Neden vazgeçtin? Neden benden, bizden, kendinden vazgeçtin?” Burnumu sertçe çektim. Yanaklarıma süzülen gözyaşlarımı elimin tersiyle kuruladım. “Neden anlatmadın?” Bakışlarım onu bulduğunda onun da gözleri tıpkı benimkiler gibi dolu doluydu. Yeşil gözleri gözbebeklerine kadar titriyordu.
“Yapamadım.” dedi kısıkça. “Kendimi bu çukurdan kurtaramadım.” Başını iki yana salladı. “Eğer ben o çukura düşmeseydim, seni hiçbir zaman kurtaramazdım. Senden uzak durmak bana dünyada cehennemi yaşatsa da senin bu dünyada nefes alıyor olman benim olduğum her yeri yalnızca cennete çevirirdi.” Ellerini ovaladı sertçe. “Senin yaşaman lazımdı Loya.” Bakışlarını kaçırdı. “Sen ölüyormuşsun ve ben seni yaşatmak yerine her geçen saniye daha da öldürmüşüm.” Dudakları aralandı. “Bunun için kendimi bir ömür affetmem.”
“Bu benim kararımdı.”
“Bu benim hatamdı.” Başımı iki yana salladım. Kalbimin hasta olduğunu ona ben göstermemiştim. İstese de fark edemezdi çünkü ben o yanımdayken hiç acı çekmemiştim. Benim acılarım yalnızlığımda gizliydi. “O gün… Asil beni Berkan’ın yanına gönderdiğinde odada seni gördüğüm an anlamalıydım. Daha çok gitmeliydim üstüne belki de.” Sıkkınca nefeslendim.
“Sana söylemezdim Akyel.” Kızarık yeşil hareleri yeniden bana döndü. “Sen benden o kadar uzakken sana hiçbir şey söylemezdim.”
“Yanındayken de söylemedin Loya.” Şah.
“Sen nasıl beni yaşatmak için kendinden vazgeçtiysen ben de senin benimle ölmene müsaade etmedim.” Mat. Kucağında duran ellerinden biri sözlerim üzerine saçlarının arasına karıştı. Tutamlarını sertçe dağıttı, nefesleri hızlandı. Bir şey diyemedi. Kalbinden çok şey geçmişti ama dudaklarının arasından süzülmemişti hiçbiri. Kendimden biliyordum. Başını hafifçe geriye yatırdı. Derin derin nefesler alırken gözleri tavandaydı. Bana nasıl yaklaşması gerektiğini bilmiyordu. Keza ben de öyleydim. Ne demem gerektiğini ya da nasıl davranacağımı bilemiyordum. Sanki iki yabancıydık. Birbirini çok iyi tanıyan iki yabancıya dönüşmüştük.
“Şimdi ne olacak?” diye sordum bakışlarımı ondan çekmeden. Yeşilleri bana dönmedi. Öylece tavana bakmaya devam etti. Sıkıntıyla nefeslendi.
“Bilmiyorum.” dedi bitkin bir tınıda. “Hiçbir şey bilmiyorum.” Onun bu bitkin hâli derince yutkunmaya itti beni. Onu özleyen ellerim kaşındı. Ayaklarım yalnızca onun yanına adımlamak için can attı. Kalbim onun kalbiyle karşılaşmak için göğüs kafesimi dövercesine attı. “Tek bildiğim…” Kızarık gözleri bana döndü. Öyle bir baktı ki… Kalbindeki acıyı iliklerime kadar hissettim. “Seni delicesine özlediğim, Loya.” Bacaklarımı saran kollarımı çözdüm. Bir kez bile düşünmedim çünkü biliyordum, eğer düşünürsem kıpırdayamazdım. Hızla kalktım olduğum yerden. İki adımda yatağa ulaşıp kalçamı yatağa yasladım. Akyel ne istediğimi anladı. Bir saniye bile beklemedi kollarını bedenime dolamak için. Kolları beni kendi bedenine hapsederken boynuna sarıldım. Başım boyun girintisine gömüldü. Burnum delicesine özlediği kokuyu duyduğunda gözlerim ağır ağır kapandı. Kolları sıklaştı. Belimdeki ellerinden biri saçlarıma ulaştı. Çoktan bozulmuş topuzumun tokasını narince çıkardı. Kızıl saçlarım belime doğru dökülürken parmakları tutamlarımın arasında gezindi.
“Bu anı çok hayal ettim.” diye mırıldandı boğuk bir tınıda. Dudakları boynuma yaslandı. Yakıcı ama bir o kadar da yumuşak bir öpücük kondurdu olduğu yere. Eli hafifçe dolandı saçlarımda.
“Ben de.” dedim ona daha çok sokulurken. Kalbim kırgındı, kızgındı ama ona olan özlemim hepsinden ağırdı. Ben Akyel’siz var olamazdım. O benim çocukluğumdu, gençliğimdi, yetişkinliğimdi. Geriye kalan tek ailemdi. “Çok özledim, Akyel.” Bir öpücük daha kondurdu boynuma. Titrek bir nefes peyda oldu dudaklarımın arasından. Akyel’in kollarımın arasında olması bile hayal gibiydi. Bedenime sarılan kolları, boynumdaki dudakları, burnumdaki kokusu… Hepsine aylardır hasrettim. Şimdi buradaydı ancak ona olan özlemim ve kalbimdeki kaybetme korkusu bir ömür daha geçmeyecek gibiydi.
★ ★ ★
Asil
Yaşadığım hayatın hiçbir anı kolay olmamıştı. Önce ailemi kaybetmiş, ardından geriye kalan tek kişiyi ailem olarak bilmiştim. Asel, benim ailemdi. Ama ben tek başıma onun ailesi olmaya yeterli değildim. Onun ailesi bizdik. Loya, Akyel, Aksel, Pars, Uzay ve Deniz… Hepsi Asel’in ve benim ailemdi. Yıllarca her anımızı birlikte geçirmiş, tüm zorluklara birlikte göğüs germiştik. Deniz’le aramızdaki nefret savaşı bile sahne önünde yumuşuyor, kırılıyordu. Akyel’in ölümü bizi gerçekliğe döndürmüştü. O kırılganlık sahne arkasına taşınmış, nefretimizi yumuşatmıştı. Oysa aramıza sinsi bir yılan gibi giren bu sır duvarlarımızı yeniden inşa etmişti.
“Yaşadıklarımıza inanamıyorum.” Pars’ın hayıflanması üzerine yorgun bakışlarım onu buldu. Akyel ve Loya’yı odada yalnız bırakmış, kafeteryaya inmiştik. Biraz yalnız kalmaları ikisinin de ihtiyacı olan yegâne şeydi. Birbirlerini deli gibi özledikleri gözlerinden okunuyordu.
“Söylenmen ne zaman bitecek?” Bu beklenmedik çıkış Uzay’dan gelmişti. Çatık kaşları ve bıkmış ifadesiyle Pars’a bakıyordu.
“Hiçbir zaman.” dedi Pars aksi bir tınıda. “Sizce bu normal mi? Akyel intihar ediyor, aylarca öldü biliyoruz, sonra bir anda çıkıyor ve bu aptal oyun psikopat bir kadının başının altından çıkıyor…”
“Tamam, Pars.” diyerek araya girdim. Ses tınım oldukça keskindi. “Bence hepimiz anladık. Tekrar tekrar hatırlatmak bir şey değiştirmeyecek.” Kısık bir nefes verip bakışlarımı yeniden ellerimin arasında dumanı tüten kahveye çevirdim. Biraz olsun sakinleşmek adına aldığım kahveyi içesim bile yoktu. Boğazımdan geçmeyecekmiş gibi hissediyordum.
“Asil haklı.” dedi Aksel. “Yaşadıklarımız zordu, kabul ediyorum ama bundan sonra işimiz çok daha zor olacak.”
“Doğru.” Dakikalardır duymadığım sıcak ama bir o kadar da mesafeli tınısını işittim. Bakışlarım önümdeki karton bardaktan çekildi. Harelerimin yeni rotası tam karşımda oturan ve koyu mavileri zaten benim üstümde olan adamı buldu. Kaşları çatık, yüz ifadesi soğuktu. Koyu kahve dalgalı saçları dağınıktı. Gözaltları çökmüş, gözlerinin beyazı kızarmıştı. Yorgundu, tıpkı hepimiz gibi. “Akyel ve Loya’nın hayatı artık daha da tehlike altında.” Bakışları benden ayrıldı. Diğerlerinin üzerinde gezindi. “Hepimiz temkinli olmalıyız. Onlara en yakın olanlar biziz, bu bizi de birer hedef hâline getiriyor.”
“Derin, yarın sabah erkenden güvenlik ekipleriyle burada olacak. Loya ve Akyel’i aynı odada tutmayı düşünüyorlar. Aynı odada olmaları güvenliğin odak hâline gelmesine yardımcı olur.” dedi Uzay sakince. Deniz başını salladı.
“Mantıklı. Biz de hastaneden çok ayrılmayalım.” Bakışları bana döndü yeniden. Koyu mavi hareleri ifadesizdi. Hiçbir duygusu okunmuyordu gözlerinden. “Kimse yalnız başına dolaşmasın.” Ses tonundaki uyarı dolu tınısı üzerine gözlerimi devirdim.
“Yirmi üç yaşındayım, korumaya ihtiyacım yok. Sağ ol.”
“Asil, bu basit bir durum değil. Dışarıda…” Kaşlarım çatıldı sertçe.
“Bunca zamandır kimseye bir şey söylemediğiniz için bu durumdayız.” Sözlerim üzerine aramızda elle tutulur bir gerginlik oluşurken Aksel’in sakin tınısını işittim ancak ona dönüp bakmadım.
“Asil, bu kimsenin suçu değil. Bunu sen de biliyorsun.” Biliyordum. Hatta bunu Pars’a söyleyen de bendim. Ama içimdeki anlamsız öfkeyi dindiremiyordum.
“Her neyse.” Kestirip atarcasına sarf ettiğim sözler Deniz’i durdurmadı. Çatık kaşları ve donuk ifadesiyle dudaklarını araladı.
“Derdin ne senin?” Öfkeyle soluklandım. Gözlerimi gözlerine diktim.
“Derdim ne mi? Derdim bu kafes!” Sesimin yükselmesiyle birlikte birkaç bakış üzerimizde toplansa da aldırmadım. İçimdeki öfkeyi kusmam gerekiyordu. Bundan kurtulmalıydım. Aylardır Asel’le doğru düzgün görüşemiyordum. Müzikten uzaktım, kendi benliğimden apayrıydım. Loya’nın sağlık durumu, Akyel’in ölümü… Hepsinin yükü omuzlarımdaydı. Şu ana kadar yıkılmamak için çok çaba sarf etmiştim ama artık içimde biriken duyguları bastıramıyordum. Nefes alamıyordum. “Bıktım, anlıyor musun? Aylardır bir yalanla yaşıyoruz biz. En yakınımızdaki adam yıllardır bir kadının tacizine maruz kalıyor, görmüyoruz. Yalanların arasında boğuluyoruz ve ben artık nefes alamıyorum. Şimdi yalnız bile kalamıyoruz! Ben bu kafesin içinde daha fazla duramıyorum!” Sesim çatlamıştı. Kendimi ağlamamak için oldukça sıkıyordum, gözlerim kızarmış olmalıydı. Oturduğum sandalyeyi gürültülü bir şekilde itip ayaklandım. Kimseye bakmadan hızlı adımlarla ilerleyip kendimi bahçeye attığımda gördüğüm ilk banka oturdum. Havanın serin esintisi vücudumu titretse de alev alev yanıyor gibi hissediyordum. Ellerim bankı sıkı sıkı tuttu. Bacaklarım birbirine yaslı, başım öne eğikti. Uzun sarı saçlarım yüzümün iki yanından salınıyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyor, nefeslerim boğazımda sıkışıyordu. Banka yasladığım ellerimden biri göğsümü buldu. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyor, boynuma damlıyordu. Acıyla inledim. Kalbime yerleşen o yükün acısı sesime yansımıştı. Kaldıramıyordum. Taşıdığım enkazın altında ezilmek üzereydim. Bir kez daha nefes almaya çalıştığımda yanımda bir hareketlenme hissettim. Bakışlarımı oraya döndürmeme kalmadan saçlarım yüzümden çekildi. Saniyeler sonra ise Deniz’in koyu mavi gözleriyle baş başaydım.
“Buradayım.” dedi sessizce. Avuçlarının arasında tuttuğu yüzümü okşadı parmakları. “Buradayım, tuttum seni.” Düşmek üzereydim. Bu fiziksel bir düşme de değildi üstelik. Ruhumun taşıdığı yüklerin ağırlığı altında kalmak üzereydim. O ise beni tutmuştu. Benden nefret ettiği zamanlarda da ne olursa olsun beni tutardı. Onun yüzünden düşsem bile yaramı ilk o sarardı. “Yalnız değilsin, buradayım.”
“Asel’e gidelim.” Titrek tınım üzerine bakışları şefkatle kısıldı. Başını salladı hemen.
“Götüreceğim. Yarın sabah ilk iş Asel’e gideceğiz.” Başımı salladım söylediklerine karşılık. Dudaklarım yeniden aralandı.
“Özür dilerim.” Yüzümü tutan elleri başımın arkasına yöneldi. Beni göğsüne çektiği sırada “Dileme.” diye mırıldandı. Bu belki de aramızda o gece geçen son konuşmaydı. Onun göğsünde dindi öfkem. Ona karşı yüreğimde harlanan öfke yine onun kokusuyla son buldu. Dokunuşu, sesi, kokusu… Beni sakinleştiren yine oydu. Beni düşüren de, ayağa kaldıran da Deniz Karaca’ydı. Hep böyle olmuştu ve sanırım hep de böyle olmaya devam edecekti. Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum. Bir noktada da korktuğumu söyleyebilirdim ama her ne olursa olsun pes edemezdim. Pes ettiğim noktada bana uzatılan bir el her daim olacaktı ve bu Deniz’den başkası değildi.
Bölüm sonu.
Bu bölümden sonra olaylar daha da hızlanacak. 30. bölüm gibi bitirmeyi planlıyorum bu kurguyu. Seri olacağı için diğer kitaptan devam edeceğiz. Ama ondan önce sizinle paylaşmak istediğim başka kitaplar var. En yakın zamanda onun da giriş bölümünü paylaşacağım <3
Bölüm başlarında yazdığım sözler de Kırık Kalpler Konçertosu için yaptığım albümdeki şarkılardan bazı sözler. Bakmak isterseniz şarkılar bölümünden ulaşabilirsiniz. Bir sonraki bölüm görüşürüz, kendinize cici bakın <3
instagram: melsaligera




Yorumlar