23. Bölüm: Sadece Gerçekler
- melisasamatt
- 30 Nis
- 12 dakikada okunur
“Gölgelerde yaşamaktı gerçeğin
Bırakıp giden sensin
Kaçıyorsun
Korkuyorsun”
Loya
Ölenlerin bizi her zaman gökyüzünden izlediğine inanmıştım. Annem ve babamın beni bulutların ardından izlediği fikri ruhumu rahatlatırdı. Sanki hep benimlelermiş gibi hissederdim. O kaza hiç olmamış, annemle babamı benden almamış gibi. Sanki… Gitmeyi planladığımız o Ayvalık’taki yazlıktalarmış, kafa dinliyorlarmış gibi. Uzun bir kafa tatili. Yıllar geçtikçe onları bulutların ardında düşleme fikri yavaş yavaş yerini gerçekliğe bırakmıştı. Hakikat dikenliydi. Elimi uzattığım an avucumun içini kanatıyordu. Tıpkı annemle babamın ölümünün ruhumu kanattığı gibi.
O zamanlar yanımda olan, beni bir an olsun yalnız bırakmayan adamın da orada olduğunu düşünürdüm. Onların yanında, güvende. Ancak bu fikre hiçbir zaman sıcak bakmamıştı kalbim. Hiçbir zaman bir yerlerde nefesinin kesildiğini hissetmemiştim. Nefes alıyordu, uzakta da olsa hayattaydı. Ölümünün üzerinden aylar geçmişti. Yavaş yavaş inancımı kaybettiğim, kabullenmeye kendimi zorladığım bir evredeydim. İşte tam o an. Tüm umutlarımın tükendiği, onun öldüğünü kabul ettiğim ilk saniye Hâle çıkıvermişti karşıma. “Mezar boş.” Belki de binlerce, on binlerce kez yankılandı bu cümle zihnimde. Mezarı boştu. Haftalardır Asil’e gitmek için yalvardığım mezarı boştu. Toprak onun kokusunu hiç almamıştı.
“Ne zaman uyanacak?” diyen boğuk ses oldukça tanıdıktı. Derin bir iç çekme sesi yayıldı odaya
“Birazdan uyanır.”
“Ne zaman birazdan?”
“Ne bileyim ben Pars!” Aksel’in gergin tınısı ortamdaki tüm enerjiyi etkisi altına almıştı. Uykum yavaş yavaş açılıyordu.
“Ona ne diyeceğiz?” diye sordu Asil. Sesi titriyordu.
“Gerçeği.” dedi Deniz sakince. “Tüm ayrıntılarıyla. Artık sır yok.” Alaylı bir tını doldurdu odayı bu sefer.
“Başka sır kaldı mı ki?” Sorunun sahibi Uzay’dı. Tınısı ise daha önceden hiç alışık olmadığım, buram buram alay ve kinaye kokuyordu.
“Uzay,” Deniz müdahale etmek istese de kendini durdurdu. Devamını getirmedi. Bu sırada ise iyice açılan uykumla birlikte gözlerimi araladım. Hava hâlâ aydınlıktı. Bu sefer beni karşılayan keskin floresanlar değil, camlardan süzülen aydınlık olmuştu. Yavaşça hareket ettirdim bedenimi. Uykumu almış hissediyordum. Belki de uzun zamandır uyuduğum en iyi uykuyu çekmiştim. Nedeni basitti. Akyel ölmemişti. Yaşıyordu, benden uzakta da olsa nefes alıyordu.
“Loya!” Asil’in endişeli sesiyle birlikte bakışlarım sol tarafım buldu. Duvara yasladığı sırtını hemen ayırıp hızlı adımlarla yanıma ilerledi. Titreyen elleri ellerime uzandı. “Çok korktum.” dedi kısıkça. Ses tonu kırgındı. Gözleri kıpkırmızıydı, teni her zamankinden daha soluk duruyordu. Başını iki yana salladı. “Nasıl… Nasıl girdi buraya inan bilmiyorum. Özür dilerim.” Başımı kendime gelmek istercesine iki yana salladım. Asil’in hiçbir suçu yoktu. Hatta en suçsuz burada oydu. Hâle o olsa da olmasa da odaya girmenin bir yolunu bulurdu. Onu durduramazdı.
“Kendini suçlama Asil.” dedim çatallı sesimle. “Senin hiçbir suçun yok burada. Sen…” Yutkundum sertçe. “Olsan da olmasan da o yine gelecekti buraya. Bir şekilde girmenin yolunu bulurdu.” Başını salladı belli belirsiz. İkna olmuş gibi gözükmüyordu ancak üzerine gitmek istemedim. Bakışlarım diğerlerini bulduğunda neredeyse hepsi yatağımın etrafında toplanmıştı. Aksel sol tarafımda duruyordu. Onun hemen yanında Pars, tam karşımda Deniz ve onun hemen çaprazında Uzay vardı. Hepsinin gözlerinde ortak tek bir duygu vardı: endişe. Yaşadıklarım, yaşadıklarımız… Dehşet vericiydi. Endişe az kalıyordu.
“İlk önce hanginiz anlatmak ister?” diye sorup ortamdaki sessizliği ilk bölen bendim. Ancak bu sorum üzerine kimsenin ağzını bıçak açmamıştı. Etrafa kaçışan bakışlardı sadece.
“Daha yeni uyandın.” dedi Aksel boğuk bir tınıda. “Biraz dinlen.” Yerimde hafifçe doğruldum. Yardım etmek için bana eğilseler bile tek elimi kaldırarak durmalarını istemiştim. Sırtımı yastığıma iyice yaslayarak bakışlarımı her birinin üzerinde gezdirdim.
“Biliyordunuz, değil mi?” Soğuk tınım üzerine Aksel’in derince iç çektiğini işitmiştim. Ona dönüp bakmadım. Gözlerim, tam karşımda ifadesizce beni süzen koyu mavilerdeydi.
“Evet,” dedi Deniz başını salladığı sırada. “Biz de yeni öğrendik.”
“Ve bana söylemediniz.” Akyel’in yaşadığını öğrenmem kalbimin üzerinden büyük bir yük alsa da yaşadıklarımı, aylarca hissettiklerimi bir kalemde silip atamıyordu. Onun ölü olduğunu düşündüğüm bedenine sarıldığımda, tenimde hissettiğim o metalin soğukluğu hâlâ hatırımdaydı. O gin sadece Akyel girmemişti o siyah torbaya. Benim ruhum da onunla birlikte o demir kutuya hapsolmuştu. Hâlâ o günde, o andaydı.
“Söyleyemezdim.” Aksel’in titreyen sesini duymayı beklemiyordum. Mavilerim hafifçe soluma doğru döndü. Kızarmış yeşil gözleri gözlerimdeydi. Başını iki yana salladı. “Çok tehlikeliydi, söyleyemezdim.”
“Ne zamandır?” Dudaklarımdan dökülenler üzerine Aksel’in bedeni daha da gerildi. Elinin altındaki sedyenin kenarını sıktı, parmak boğumları beyazlaştı.
“Bir süredir.” dedi başını öne eğerek. Bir süredir. Akyel’in ölüm haberini alalı yaklaşık beş ay oluyordu. Aksel’in kaybolmaları ise yaklaşık iki aydır sürüyordu. Dudaklarımda alaylı bir tebessüm yer edindi. Aptaldım. Yasını yaşıyor sanarken kardeşinin yanındaydı tabii ki. Ölmeyen kardeşinin.
“Filmlerdeki gibi aksiyon mu yaratmak istediniz kendinize?” diye sordum alaylı bir tınıda. Aksel’in bakışları gözlerime tırmandı. “Hani ana karakteri ölü gösterirler ama aslında ölmemiştir. Hiç ummadığın anda çıkagelir. Macera mı yarattınız kendi kendinize?” Alaylı tınım saf öfkeyle kaplanmıştı. Dudaklarımın arasından dökülen her bir kelime zehirliydi. Kalbimin aylardır biriktirdiği zehir, dudaklarımdan sızıyordu.
“Loya,” dedi Deniz ciddiyetle. “Bilmediğin şeyler var.” Histerik bir gülüş peyda oldu dudaklarımın arasından.
“Bilmediğim şeyler yüzünden bu durumdayım zaten Deniz.” dedim sedyedeki bedenimi işaret ederek. “Bilmediğim şeyler yüzünden aylardır acı çekiyorum ben!” Sesim yükseldi. Göğsüm öfkeyle sıkıştı. “Bilmediğim şeyler yüzünden hayatımın aşkı ellerimin arasından kayıp gitti! Ve bilmediğim şeyler yüzünden yine ve yine kaybeden ben oldum.” Başımı iki yana salladım. Sesim kırıldı, dudaklarım titredi. Tüm duyguları aynı anda yaşıyordu kalbim. Hüzün, mutluluk, acı, öfke, kırgınlık… Bu hayata çok kırgındım. Benden her şeyimi almış, tek bir parça bile bırakmamıştı. Öfkeliydim. Benden saklanan ve kayboluşumun sebebi olan her şeye çok öfkeliydim. Öfkem, hüznümle harmanlanıyordu bir yerde. Canım yanıyordu. Önce ailemi, sonra ailem olarak gördüğüm kişiyi kaybetmiştim. Tutmaya zamanım bile olmamıştı, kayıp gitmişti ellerimin arasından. “Bilmediğim şeyler mahvetti benim hayatımı.” diye mırıldandım. Alev alev yanan mavi harelerim hepsinin üzerinde gezindi. “O yüzden… Artık sır yok. Sadece gerçekler.”
“O gerçekler seni daha çok yıkacak Loya.” Duyduğum sert tını ondan beklemediğim bir şekilde Pars’tan gelmişti. Koyu kahve hareleri kısılmış, gerilmiş bedeniyle bana bakıyordu. Bakışları keskindi. “Kimse senden canı istediği için bir şeyler saklamadı. Kalbin hasta… Üç ay yoğun bakımda, komada kaldın. Stres bile kriz geçirmene sebep olurken Akyel’in yaşadığı şeyleri duymayı kaldırabilecek misin?” Kaşları çatıldı. Dili sivriydi ama en azından dürüsttü. “Biz bile yaşadıklarını sindirememişken sen nasıl sindireceksin?” Sertçe yutkundum. Az önceki öfkemin yerini endişe almıştı. Kalbim endişeyle dövdü sol yanımı.
“İyi mi?” Sorduğum soru odada derin bir sessizlik yarattığında sertçe yutkunup sorumu yineledim. “O iyi mi?” Bakışlarını ilk kaçıran Aksel oldu. Pars’ın az önceki öfkesi yerini kaçak bir sessizliğe bırakırken Deniz’in gözlerindeki sert ifade kırıldı. Uzay başını öne eğdi, Asil ise sedyede öylece duran elime tutundu. Bir şey olmuştu. Yine bir şey olmuştu. “Bir şey söylesenize!” Sesim tahminimden daha yüksek çıktığında Asil hafifçe avucumu okşamış, bakışlarını Deniz’e çevirmişti. Benim de bakışlarım Deniz’e döndüğünde sıkıntıyla bir nefes aldı. Ardından Pars ve Aksel’in arkasından dolanarak solumda kalan küçük boşluğa ulaştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Bakışları dikkatle gezindi yüzümde.
“Sana söyleyeceğim.” dedi kesin bir dille. “Ama bana sakin kalacağına söz vermelisin. Stres yapmak yok, her şey çözülecek ve Akyel en kısa zamanda ait olduğu yere, yanımıza gelecek.” Başımı salladım hızla.
“Tamam.” dedim hissettiğim gerginlikle. “Söyle.” Deniz’in elleri sedyemin korkuluklarına tutundu. Sertçe sıktığında parmak boğumları beyazlaştı, çenesi gerildi.
“Sana Akyel’in yaşadığını söyleyemedik çünkü biz de yeni öğrendik. İçimizde tek bilen Aksel’di. Ona Derin söylemiş. Sen henüz uyanmamışken Aksel çok kötüydü. Biraz olsun toparlanması için Aksel’e söylemek zorunda kalmış.” Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Derin mi?” Başını salladı.
“Ağabeyim de bu işin içindeymiş. Akyel’i kurtarmalarının tek yolu buymuş.” Anlamazcasına baktım karşımdaki adama. Neler dönüyordu? Derin niye bu işin içindeydi? Amerika’da değil miydi? Ne ilgisi olabilirdi? “Akyel kolay şeyler yaşamıyordu Loya.” Sertçe yutkundu. “Yıllardır, Hâle hayatlarına girdiğinden beri hiç kolay şeyler yaşamadı. Hâle… Akyel’i…” Deniz üst üste yutkundu. Kalbim korkuyla atmaya başlarken onları koridorda gördüğüm sahne belirdi zihnimde.
“Bir şey yapmadı de.” diye mırıldandım acıyla. Elim bilinçsizce Asil’in elini sıktı. Deniz başını öne eğdi yenilmişlikle. Omuzları çöktü. Elleri daha sıkı kavradı sedyeyi.
“Hâle Akyel’i taciz ediyordu.” dedi kısık bir tınıda. Nefesim kesildi. “Yıllardır devam ediyordu bu durum. Ama işler değişti bir anda. Hâle, Akyel’in hayatına daha da müdahale etmeye başladı. Elinde çok koz vardı. Bunların hepsiyle de Akyel’i avucunun içinde tutuyordu.” Başını yeniden kaldırdığında kızarmış koyu mavi hareleriyle baş başa kalmıştım. “Tehdit etmişti.” diye mırıldandı. “Senden ayrılması için. Sana zarar verecekti.” Bedenim kasıldığında Asil’in avucumu okşayan parmaklarını hissettim. Gözlerimi Deniz’in harelerinden çekemiyordum. Bu duyduklarım gerçek miydi?
Ben seni bataklığa çekmemek için çırpınırken senin kendin o dipsiz kuyuya atlaman çok sinirimi bozuyor, Loya.
Akyel’in aylar önce kurduğu cümle yankılandı kulaklarımda. Babasının davetindeydik. Hâle’nin onu koridorda sıkıştırıp ona zorla paket uzattığı o davet gecesinde.
Her adımın Akyel, her adımın benim kontrolümde.
Hâle’nin o gece Akyel’i köşeye sıkıştırdığında söylediği sözlerdi bunlar. Zihnimdeki sis bulutları Deniz’in sesini yeniden duymamla dağıldı.
“Akyel’in kaçacak yolu kalmamıştı. Hâle’den kurtulmanın tek yolunun…” Yutkundu. Bir kere daha ve ardından bir kez daha. “Ölüm olduğunu düşünüyordu. Ama çok şükür ki olmadı. Derin’e her şeyi anlatmış. İntihar etmeden önce, bir mesajla.” Dudaklarım titredi. İntihar etmeden önce. Akyel’in intihar haberi gerçekti. O… Gerçekten ölümü seçmişti. Nefesim tekledi. Asil’in elini daha fazla sıkmamla endişeli bir tını kapladı odayı.
“Deniz, tamam yeter bu kadar.” Asil’in uyarı dolu sesiyle birlikte başımı iki yana salladım.
“Hayır,” dedim titreyen sesimle. “Devam et.”
“Loya, iyi görünmüyorsun.” Dedi Aksel endişeyle. Ona aldırmadım. Kızardığını tahmin ettiğim yaş dolu harelerim Deniz’in üzerindeydi.
“Devam et.” Deniz tereddütle bana baktı. İyi olmadığımın farkındaydım ama duymalıydım. Bu acıyı şimdi yaşamalı ve tüm sır kapılarını ardımda bırakmalıydım.
“Bu iyi bir fikir değil.” Dakikalardır sessizliğini koruyan Uzay girmişti araya. İçimdeki o hırçın kız çocuğu ayaklandı bir anda. Öfkeli harelerimin yeni hedefi oydu.
“Bu iyi bir fikir mi diye sormadım.” Bakışlarım hırsla Deniz’e döndü yeniden.
“Anlat.” Tınım keskin, bakışlarım sertti. Deniz gözlerimin ardında her ne gördüyse sertçe yutkundu.
“Akyel ağzıma sıçacak.” diye mırıldandığını işittim bir anlığına. Ardından benden kaçırdığı gözlerini harelerimle buluşturdu. “Akyel’i dedikleri gibi balıkçı tekneleri bulmuş. Bulunduğunda neredeyse ölmek üzereymiş.” Sertçe yutkundu yeniden. Kelimeler ağır geliyordu. Yaşadıklarımız birer şakadan ibaret gibiydi. “Birkaç ay tedavi görmüş, Derin’in yanındaymış. Biraz kendine geldiğinde ise Aksel’e söylemiş Derin. Yaklaşık iki hafta önce de biz öğrendik. Asil ve Uzay… Bugün öğrendiler. Birkaç saat önce.” Ne hissetmem gerektiğini kestiremiyordum. Kalbim tüm duygulara aynı anda ev sahipliği yapıyordu. Bu yaşadıklarımıza… İnanamıyordum.
“Hâle… Onu arıyordu.” diye mırıldandım zihnimde dolanan sis bulutunun ardından. “Değil mi?” Deniz başını salladı ağır ağır. Gözlerimi kaçırdım. Akyel yaşıyordu. Ölmemişti. Beni bırakmamıştı.
“Akyel seni sevmekten hiçbir zaman vazgeçmedi Loya.” Bakışlarım Aksel’i buldu. Dudaklarında buruk bir tebessüm asılıydı. Onun da acı çektiğini görebiliyordum. Omuzlarındaki o ağır yükü taşıyamıyordu. “Ona kızmakta haklısın.” Başını salladı. “Ben de kızdım, çok öfkelendim. Bağırdım, çağırdım, ortalığı dağıttım.” Başını hafifçe sağ omuzuna doğru eğdi. “Ama onu da bir yerde anladım, Loya.” Deniz’in yanına çöktü o da. Alttan bakışlarla baktı yüzüme. “Konu sen olduğunda sınırının olmadığını anladım.” Yutkundum. Boğazıma oturan yumru kendini yeniden belli etti. Nefes alsam da geçmedi boğazımdan. Üst üste yutkunsam bile atamadım onu oradan. Kalbimin üzerindeki ağırlık o kadar büyüktü ki, boğazıma kadar uzanıyordu. Ne nefes alabiliyordum ne de onu söküp atabiliyordum oradan.
“Şimdi peki?” diye sordum titreyen sesimle. Kalbim tekledi. Aksel’in yüzünde gezindi mavi harelerim. “Şimdi nerede?” Sesim korku doluydu. Endişe kalbimin en derinindeydi. Kaybetme korkum ise endişemden bile daha ağır basıyordu. Deniz ve Aksel bir anlığına birbirlerine baktıklarında ellerim daha çok titredi. Asil şefkatle dindirmeye çalıştı titrememi ancak fayda etmemişti. Kalbim ağrıdı. “Ne oldu?”
“Loya,” Deniz’in mırıldanmasıyla birlikte harelerim onu buldu yeniden. “Akyel… Yok.” dedi sıkıntıyla. Kalbim endişeyle çarparken kaşlarım çatıldı.
“Ne demek yok?”
“Derin kulübeye gitmiş.” dedi Aksel Deniz’in lafını devralarak. “Akyel yokmuş.” Nefeslerim sıklaştı. Sabah Hâle’nin buraya gelmesi ve Akyel’in bir anda yok olması tesadüf değildi.
“Hâle…” diye fısıldadım bilinçsizce. Deniz’in sıkıntılı nefesini işittim. Başımı iki yana salladım hızla. Kalbimin hızına kulaklarımın uğultusu eşlik etmişti. Ellerim titriyor, göğsüm aldığım sık nefeslerle hızla inip kalkıyordu. “Olmaz.” dedim can havliyle. Ellerimi Asil’in elinden kurtardım. Belime kadar örtülü olan pikeye tutundu ellerim. Sertçe çektim üzerimden. “Olmaz,” Kelimeler bilinçsizce dökülüyordu dudaklarımdan. Odadaki sesler boğuk boğuktu. Birileri bir şey dese de zihnim algılarını kapamıştı. Kimseyi duymuyordum. “Olmaz yine gidemez.” Kollarımda hafif bir sıcaklık hissettiğimde ateşe değmişim gibi geriye çekmiştim kendimi. “Ona bir şey yapacak.” dedim endişeyle. “Bir şey yapacak ona!” Korku dolu tınım gittikçe yükseldiğinde duyduğum tek ses kendi sesimdi. Bana uzatılan her eli itiyordum. Gözlerim odağını kaybetmiş gibiydi, buğuluydu. Karşımdaki beyaz kapıyı zar zor görüyordum.
“Loya!”
“Bırak!” Koluma dokunan eli ittirdim sertçe.
Gidecek.
Yine alacak onu benden.
“Gidemez. Yine gidemez.” Belime bir çift kol sarıldı birden. Avuçlarım sıkı sıkı ona tutunduğunda geriye doğru çekildim. “Bırak.” diye mırıldandım güçsüzce. Yanaklarımdan yaşlar süzülüyor, ayaklarım kapıya ulaşmaya çalışıyordu. Kalbim gidelim derken bedenim hareket edemiyordu.
“Sakin.” Kulağımdaki fısıltı Aksel’in sesiydi. Belimdeki kollarından biri çekildi, saçlarıma yaslandı. “Sakin ol, Loya n’olur.”
“Gitmesin, Aksel.” diye mırıldandım titrek bir tınıda. Başım Aksel’in göğsüne yaslandı. “Bir daha gitmesin benden.” Saçlarıma yaslanan eli kızıl tutamlarımın arasında gezindi. Yavaşça okşadı sakinleştirmek istercesine.
“Gitmeyecek.” dedi kesin bir dille. Çenesini başımın üzerine yasladı. “Sana söz veriyorum, gitmeyecek bir daha. Gelecek ve bir daha asla ayrılmayacak bizden.” Hıçkırıklarım Aksel’in göğsünde dinmişti. Derin iç çekişlerim odada yankılanırken kimseden ses çıkmıyordu. Aksel bir kolu belime sarılı vaziyette beni ayakta tutmaya devam ediyordu. İtiraz etmedim, itiraz edecek gücü de kendimde bulamadım. “Gelecek.” diye fısıldadı yeniden Aksel. Sesi kısık olsa da emindi. Ona inanmak istedim. Başımı hafifçe çektim göğsünden. Bakışlarım benimki gibi kızarık olan yeşil gözlerini buldu.
“Biraz hava almak istiyorum.” diye mırıldandım güçsüz bir sesle. Aksel hafifçe gülümsedi.
“O zaman biraz bahçeye çıkalım. Sana da papatya çayı getireyim. Olur mu?” Başımı salladım. Bunun üzerine hepimiz odadan çıkmış, ağır adımlarla bahçeye ilerlemiştik. Bedenim Aksel’e yaslıydı ama kafeteryaya geldiğimizde Asil koluma girmiş, Aksel de bana çay almak için ayrılmıştı yanımızdan. Sürgülü kapı açıldığında yüzüme çarpan serin esintiyle hafifçe irkildim. Uzun zamandır dışarıya çıkmamıştım. Hayatım hastane odasından ibaret olmuştu. Şimdi ise bu serin hava biraz olsun nefes almamı sağlamıştı. Mermer merdivenlerden inerek tek tük insan olan bahçede, köşede kalan bir banka oturduk. Asil benim yanımda otururken Deniz hemen onun yanındaydı. Uzay sol tarafıma geçmiş, Pars önümüzde yere çökmüş, dirseklerini dizlerine yaslamıştı. Başımı hafifçe geri attım. Bozulan topuzumdan çıkan saç tellerini hissettim ensemde. Neredeyse kararmak üzere olan gökyüzüne diktim gözlerimi. Tek tük parlayan yıldızlar çarptı gözüme, ardından parıldamaya hazırlanan ay. Bugün dolunay vardı gökyüzünde. Derin bir iç çektim. Kollarım göğsümün altında kavuştu. Bazı geceler camımın önündeki koltuğa oturur, gökyüzünü izlerdim. Zifiri karanlığa karşı Akyel’e seslenirdim. Orada olmadığına emin olsam da kalbim onunla konuşmak istiyordu. O, annemlerin yanına hiç gitmemişti. Bunu hissetsem bile şimdi gerçeği biliyor olmak rahatlatıyordu yüreğimi. Sır perdeleri aralanmıştı. Duymak istemediğim ne varsa Akyel bunların hepsini yaşamıştı. Belki de en çok bu dağlıyordu kalbimi. Ben daha duymaya dayanamazken o bunları yaşamıştı. Bana zarar gelmesindense Hâle’ye teslim olmayı tercih etmişti. Şimdi ise kaçtığı her ne varsa onu yeniden bulmuştu. Göğsüm sancıdı. Ona mezar olan o yere geri dönmüştü belki de. Hâle bu sefer başarmıştı, onu gerçekten kapana kıstırmıştı. Gergin bir soluk firar etti dudaklarımın arasından. Yaşadığına sevinsem de bir yanım kızgındı ona. Tüm her şeyi kendi başına göğüslemeye çalışmıştı. Yıllardır tanıdığım adam aslında bir enkazın altında yaşam savaşı veriyordu. Onu çok iyi tanıdığımı sanıyordum, oysa ben onu tanısam da gerçek onu görememiştim. Zihnindeki canavarlarla olan savaşını fark edememiştim.
Bakışlarımı gökyüzünden kaçırdım. Sıkıntılı bir nefes bırakarak bahçeye diktim gözlerimi. Harelerim ifadesizce süzdü etrafı. Birkaç hasta, yanlarındaki hemşire veya aile üyeleriyle hava almak için banklara yerleşmişti. Bazıları yürüyor, bazıları da bizim gibi soğuk havanın ortasında, buz gibi bir bankın üstünde gökyüzünü izliyordu. Bakışlarım hastanenin girişine kaydı bir anlığına. Gözlerim Aksel’le çarpıştı. Elinde bir tepsi ve üzerinde birkaç bardak karton bardakla yanımıza doğru ilerliyordu. Yanımıza varmasına birkaç adım kala adımları duraksadı. Yeşil hareleri hastanenin girişine döndü. Bakışları donuklaştı. Elleri titredi. Deniz, Aksel’in bu hâlini görüp oturduğu yerden hızlıca ayaklanırken Uzay ve Pars da aynı şekilde kalkmışlardı. Aksel’in gözlerindeki endişe kırıntılarıyla ben de ayaklandım. Anlamaz bakışlarım eşliğinde ayağa kalkıp yanlarına ilerlediğimde Aksel’in sol tarafında almıştım yerimi.
“Neler oluyor?” diye sordum sessizce. “Aksel, iyi misin?” Mavi harelerim diğerlerine döndüğünde onlar da tek bir yere odaklanmıştı. Bakışlarım onlarınkini takip etti. Hastanenin girişinde duran bedene çarptı harelerim. Nefesimi tuttum. Bize doğru birkaç adım daha atsa da aramızda birkaç metre vardı. Üzerinde havanın soğukluğuna tezat olarak gri bir tişört vardı. Her yeri yırtıktı. Altındaki siyah eşofman yer yer çamur izlerini taşıyordu. Ayakları çıplaktı, kollarında uzakta olsa bile belli olan morluklar vardı. Bakışlarım ince bedeninde dolaştı. Kalbim göğüs kafesimi dövercesine atarken bir adım attım ona doğru. Harelerim dehşet içinde karşımda gördüğüm genç adamı süzüyordu. Bakışlarım yüzünde dolandı. Bazı yerlerde yara izleri geçmek üzereyken bazıları yeni gibiydi. Sağ kaşı patlamıştı. Dudağının kenarından da ince bir yol halinde kan sızıyordu. Sertçe yutkundum. Göz altları mordu. Mavilerim saçlarına ulaştığında güçlükle yutkundum. Saçları siyahtı. Dağınık bir hâlde alnına doğru süzülüyordu dudakları. Yeşil harelerinin yerini siyah irisler almıştı. Dudaklarım titredi. Bu karşımdaki tablonun gerçek olmamasını diledim bir anlığına. Adımlarım benden bağımsız birkaç adım daha ilerledi. Hareleri siyah olsa bile göz bebeklerinin titrediğine şahit olmuştum. Bedeni güçsüzdü, soğuğa dayanmaya çalışsa da çamurlu çıplak ayakları ve yırtık tişörtünden titrediği belli oluyordu. Dudakları morarmaya yüz tutmuştu. Aramızda yalnızca bir metre kaldığında durdum. Dudaklarım aralandı. Ardından kapandı ve yeniden titreyerek açıldı.
“Akyel?” Akyel sesimi duymasıyla sendeledi. Gözleri kısılırken bedeni arkaya doğru eğilmeye başladığında endişeyle ona doğru uzandım. Omuzlarından tuttuğumda bedeni kollarımın arasına yığıldı. “Akyel!” Bir çığlık koptu dudaklarımın arasından. Dehşet içinde kollarımı ona sardığımda kokusu buram buram burnuma dolmuştu. Oydu. Gerçekten buradaydı, kollarımdaydı.
Gelmişti.
“Akyel!” Yanaklarına hafifçe vurdum. “Aç gözlerini!” Deniz ve Aksel hastaneye doğru koşturduğunda başımı kaldırdım. “Biri yardım etsin!”
“Loya.” Kulaklarıma dolan kısık sesiyle birlikte bakışlarımı onda döndürdüm. Yarı açık gözleri, gözlerime kilitlenmişti. Dudağının sol kenarından süzülen kan giydiğim eşofmana damlıyordu. “Özür dilerim.” Sol gözümden bir yaş süzüldü. Başımı iki yana salladım can havliyle.
“Şimdi değil.” diye inledim acıyla. “Özür dileme, şimdi değil.” Başını varla yok arası iki yana salladı.
“Özür dilerim.” Fısıltısının ardından gözlerinin yeniden kapanmasıyla endişeyle seslendim ona.
“Akyel!” Özleminden delirdiğim tenini sevdim yavaşça. “Gitme.” dedim titreyen sesimle. “Yine gitme benden.” Birkaç saniye sonra etrafımızı saran birkaç doktor ve hemşire almıştı onu kollarımın arasından. Bakışlarım sedyede öylece yatan bedenini bulduğunda göğsüme bir ağrı girmişti. Onu en son bu şekilde gördüğümde bir morgun önündeydik. Sertçe yutkundum.
“Loya!” Asil’in yüksek tınısıyla bakışlarımı ona çevirdim. Kolumdan tutuyor, beni kaldırmaya çalışıyordu. “Ona bir şey olmayacak.” dedi kesin bir tınıda. “Yanlarına gitmeliyiz, haydi kalk.” Ondan destek alarak ayağa kalktığımda neredeyse koşar adımlarla hastanenin girişine ilerlemiştim. Bakışlarım yalnızca onu arıyordu. Asil’in beni yönlendirmesiyle adımlarımı acile çevirmiştim. Bir perdenin önünde bizimkileri gördüğümde onlara doğru ilerledim hızla.
“Ne dediler? Nasıl?” Aksel’in tedirgin bakışları beni buldu.
“Stresten büyük ihtimalle.” dedi kısıkça. “Bize de net bir bilgi vermediler. Ama merak etme,” Sıcak eli sol kolumu buldu. Sakince sıvazladı. “Geldi. Artık gitmeyecek.” Başımı salladım ancak donuk bakışlarım kapalı olan perdeye odaklıydı.
Sahi, gelmişti değil mi?
Peki bundan sonra ne olacaktı?
Bir anlığına sonrasını düşünmeyi bırakmak istedim. Anda kalmak, onun varlığını özümsemekti dileğim. Soluklandım sakince. O buradaydı ve şimdilik önemli olan tek şey buydu.
Gelmişti.
Bir daha gitmemek üzere.
Bölüm sonu.
Sonunda Akyel geldi! Bundan sonra yavaş yavaş finale doğru ilerleyeceğiz. Yakında Dört Yüz İki adlı kurgumun dünyasına giriş yapacağız. Özeti için Yeni Çıkan Kitaplar kısmına bakabilirsiniz. Umarım beğenmişsinizdir. Kendinize cici bakın, bir sonraki bölümde görüşmek üzere <3




Yorumlar