top of page

20. Bölüm: Başka bir evrende

“Adam gitti, kadın delirdi.”

Loya


Hiç aynaya baktığınızda karşısındaki insanın bir yabancı olduğunu hissetiniz mi? Sanki saçlarınız size ait değilmiş gibi… Sanki hiç böylesine yok olmamışsınız gibi. Kalbinizin acısı gözlerinize yansımış, teninizin pembeliği gitmiş, ölüden farksız olduğunuz o tabloyla hiç karşılaştınız mı? Ben bu tabloyla yeniden tanışıyordum. Kızıl saçlarımın ışığının gittiği, mavi gözlerimin parıltısının söndüğü, bedenimin bir deri bir kemik kaldığı hâline daha önceden de aşinaydım. Ancak belki de en çok şimdi yabancı hissediyordum kendime. En çok şimdi üşüyordum, ve en çok şimdi yok oluyordum. Annem ve babamın vefatı beni bu tablonun karşısına birden fazla kez sürüklemişti. Öksüz kalmanın acısı kalbimi öyle ağrıtmıştı ki, kendime gelmem çok uzun sürmüştü. Yıllarca yas tutmuştum, hâlâ kalbim o derin yasın getirdiği yaraları taşıyordu. O yılları ardımda bırakmıştım, oysa yeniden bu enkaza sürükleneceğimi hiç tahmin edememiştim. Yıllar önceki o çökmüş kız çocuğu büyümüştü ve yeniden bir yoklukla sınanıyordu. Ama bu yokluk farklıydı. Hayatımda tutunduğum tek dalımın elimden kayıp gittiğini hissetmiştim. Sanki bir uçurumdan süzülüyordum. Bu öyle bir boşluktu ki, öyle derindi ki, bu sefer sadece bedenim değil, ruhum da terk etmişti beni. Bu karşımda gördüğüm tablonun yegâne açıklaması buydu. Ruhu uçurumda süzülen o kız çocuğu gözlerimdeydi. Akyel’in ölümü intiharımın ilk adımıydı. Onsuz aldığım her nefes ise uçuruma doğru attığım adımlardı. Ben o uçurumdan atlayalı çok olmuştu, üzerinden aylar geçmişti hem de. Oysa ruhum hâlâ arafta süzülüyordu.


“Loya, iyi misin? İşin bitti mi?” Düşüncelerimden Asil’in kapının ardından gelen naif sesiyle sıyrıldım. Dakikalardır tuvaletteydim oysa sadece yüzümü yıkayıp çıkacaktım. Yüzümü seyre daldığımı anlamamıştım bile.


“Geliyorum.” diye seslendim usulca. Bakışlarım yeniden aynayı buldu. Üzerimde haftalardır olan hastane kıyafetlerinden biri vardı. Kaç ay olmuştu? Bir, iki, üç? Hayır. Sanırım dört ya da beşinci ayıma girmek üzereydim burada. Yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladığıma göre beşinci aya yaklaşmaya başlamış olmalıydım. Derince iç çektim aynadaki hâlime karşılık. Boş bakan gözlerim gördüğü enkazdan ayrıldı. Birkaç adımda kapıya doğru ilerleyip kulbunu indirdim. Kapıyı açar açmaz gözlerim Asil’İn endişeyle parlayan mavileriyle buluştu. Aceleyle vücudumu süzüp derin bir iç çekmesi saniyelerini almıştı.


“İyiyim.” dedim yeniden onu ikna etmek istercesine. Hafif bir tebessüm etmekle yetindi, ardından sol koluma girdi usulca. Beni yeniden yatağıma doğru götürdü. Sessizdi, sanırım benim sessizliğim onu da benim yanımdayken derin bir sessizliğin esiri altına itiyordu. Yavaşça yatağa oturdum. Aylardır dışarı çıkmamış, bu yatağa tutsak olmuş durumdaydım. Durumum stabildi. İyi ya da kötü değildim ancak kalbim hâlâ hastaydı. Tümör tamamen temizlenememişti. Bir ameliyat daha olmam gerekecekti lakin Berkan şu an vücudumun hazır olmadığı kanaatindeydi. Değerlerim düşüktü, vücudum güçsüzdü. Ruhum ise… iyileşmiyordu ve biliyordum ki hiçbir zaman da iyileşmeyecekti.


“Rahat mısın?” diye sordu Asil yastığımı düzelttiği sırada. Başımı salladım. O da son kez düzeltip solumda bulunan yeşil koltuğa oturdu. Bakışları benim üzerimdeydi. Haftalardır böyle dalıp gidiyordu. Hiçbirimiz kendimizde değildik. Akyel’in gidişi hepimizi savurmuştu, farkındaydım. Yas tutacakları bir zaman bile olmamıştı. Benim durumum, Aksel’in yıkılışı, Akyel’in ölümü… O kadar üst üste gelmişti ki, herkeste bir şok etkisi yaratmıştı.

Akyel’in ölümü… Söylemesi, düşüncesi bile gerçek gelmiyordu bana. Rüyalarımda ziyarete gelen sevgilimdi o benim. Hâlâ ölmediğine kimseyi inandıramıyordum. Kalbim inanmıyordu ancak ruhum yokluğunda kendi ölüm emrini vermişti.


“Nasıl hissediyorsun kendini?” Asil’in kısık sesiyle birlikte bakışlarımı ellerimden çektim. Tam çaprazımda, ellerini kavuşturmuş, omuzları çökmüş, çekingen bir tavırda oturan arkadaşıma baktım. Sarı saçları solmuş, gözlerinin feri gitmişti. Onu ayakta tutan tek şey Asel ve Deniz’di. Bunu görebiliyordum.


“Nasıl hissetmem gerekiyor?” Omuzlarını silkti. Hafifçe sırtını koltuğa yasladı.


“Bunun cevabı bende de yok sanırım.” Derince nefeslendim. Haftalardır tek tük konuşmalardan öteye geçemiyorduk. Ama o tek tük konuşmalarımız bile yeni yeni olan bir şeydi. Psikolog seanslarım ilerledikçe birkaç kelime etmeye başlamıştım. Akyel’in sesinin zihnimden gitmemesi için çok çabalamıştım, çok susmuştum oysa terapistim bunun böyle olmaması gerektiğini söylemişti açıkça. “O senin kalbinde yaşarken onu unutman mümkün değil, Loya” demişti. Haklıydı, ancak birkaç aya sesi de silinecekti zihnimden. Kokusu uçup gidecekti, sıcaklığı o morgda kalmıştı zaten. Bende kalan tek şey fotoğraf karelerinden hallice zihnimde yer edinen anılarımızdı. Bana dokunuşu, beni öpüşü, bana sarılışı, bana olan aşkı… Haftalardır zihnimde dönüp duruyordu.


“Hiç geçmeyecek mi peki?” Bu beklenmedik soru Asil’den gelmişti. İfademi bozmadım, onun ise gözleri dolu doluydu. “Bir süre sonra kabullenecek miyiz? Yasımız bitecek mi?” Başımı iki yana salladım.


“Geçmeyecek.” Yutkundum. “Her geçen gün daha da artacak acısı. Zaman hiçbir zaman iyi gelmeyecek. Aksine, bizi yiyip bitirecek.” Nemlenen dudaklarım açılıp kapandı. Sözcüklerim tereddütümle çelişti.


“Tıpkı yıllardır kalbimizde tuttuğumuz yas gibi.” dedi, benim diyeceğimi tahmin ederek. Mavi harelerini beyaz floresanlarla kaplı tavana dikti. “Yoklukları hiçbir zaman dolmayacak ve hiçbir şey bu acıyı geçirmeyecek, yaralarımızı kapatmayacak.” Haklıydı. Biz ikimiz de bu yollardan geçmiştik. İkimiz de ailemizin kaybıyla daha küçük yaşta yüzleşmiştik. Aramızda tek bir fark vardı. Onun bu hayatta tutunduğu tek dal ailesinden kalan son üye olan Asel’di. Oysa benim yuvam olan son insan da kollarımın arasında son nefesini vermişti. Sertçe yutkundum.


“Aranızda ne var, bilmiyorum. Ben yokken bir şeyler olduğu belli.” Asil’in bakışları anlamazcasına bana döndü. “Ne olursa olsun,” Ardı ardına yutkundum. Boğazımdaki yumru git gide büyüdü. “Deniz’in elini bırakma.” Dolu gözlerimden bir damla yaş yanağıma doğru süzüldü. “Ben onun elini en son bedeni buz tutmuşken tuttum Asil. Sen sevdiğin adama geç kalma. Elini bir an olsun bırakma.” Dudaklarımın arasından titrek bir nefes firar etti. “Çünkü bir gün öyle bir an geliyor ki, onun toprağının kokusuna bile muhtaç kalıyorsun.” Akyel’i o morgda sarıp sarmaladığımdan beri mezarına gidememiştim. Bırakın dışarı adım atmayı, bu odadan zor çıkıyordum. Ona ait olan o mezar taşına bile muhtaç hâldeydim. Asil dudaklarını sertçe birbirine bastırdı. Yaşlar yanaklarından birer birer süzüldü. Vakit kaybetmeden ellerime uzandı. Buz gibi elleri, tıpkı onun gibi soğuk ellerimi avucunun içine aldı.


“İyi olacağını bilsem, bir saniye bile durmam seni ona götürmek için.” dedi kararlılıkla. Omuzları yenilmişlikle çöktü. “Ama olmaz Loya. Kalbin bu kadar hastayken yapamam.” Dudaklarım hafifçe iki yana kıvrıldı. Kalbimi saran acıyla gülümsedim. Herkes aynı şeyi tekrarlıyordu. Benim iyiliğim için, beni ona götürmüyorlardı. Oysa herkes onun benim tek ilacım olduğundan bihaberdi. Derince iç çektim. Dediklerini yanıtsız bıraktım. Başımı iyice yasladım yastığa. Mavi harelerim beyaz tavanda dolandı. Hayat ne tuhaftı. Bana bir zamanlar ilaç olan adam, şimdilerde zehirdi. Bir zamanlar aşkla bakan gözleri şimdilerde sonsuza kadar kapalıydı. Bir daha açılmamak üzere. Sertçe yutkundum. Rüyalarıma sürekli uğrayan, beni zihnimde yalnız bırakmayan adam nasıl ölü olabilirdi?


Soğuk bedenini hatırla Loya. O gitti.


Sahil gitmişti, değil mi? Avuçlarımdan kayıp gitmişti. Bir gün önce kollarımın arasında uyuyan adam, bir gün sonra bu dünyadan silinmişti. Derince nefeslendim bir kez daha. Bunu hiçbir zaman unutmayacaktım.


“Bir gün hepimiz iyileşeceğiz, inan bana.” Asil’in elimi hafifçe sıktı güven vermek istercesine. Bir cevap vermedim, o da bir cevap beklemedi. Sessizce bir iç çekti. Ardından gözlerinin altını elleriyle kuruladı.


“Aksel nerede?” diye sordum konuyu değiştirmek istercesine. Omuzlarını silkti.


“İşi varmış, gelir birazdan.” Bu aralar sık olan bir durumdu bu. Aksel çoğunlukla dışarıdaydı. Hastaneye geceleri uğruyor, sabah erken saatlerde bir bahaneyle ortadan kayboluyordu. Bu kayboluşlarını kalbinde sakladığı derin yasa bağlıyordum. Benim bu hâlde olmam da onu kötü etkiliyordu. Bunun için onu kesinlikle suçlayamazdım.


“Pars’la Uzay?” diye sordum bu sefer. Asil de iyice arkasına yaslandı.


“Pars kapının önünde. Uzay da kafeteryaya indi.” Kısaca nefeslendi. “Deniz’i bilmiyorum. O da yok sabahtan beri.” Ellerini ovuşturdu gergince. “Bu aralar… Pars’la Deniz’in arası biraz… Nasıl desem? Gergin?” Kaşlarım hafifçe çatıldı.


“Bir şey mi oldu?” Başını kısmen dercesine salladı hafifçe.


“Akyel’in olayı,” dedi yutkunarak. “Akyel’in ne sorunu olduğunu sanırım Deniz biliyormuş. Pars da hiçbirimize bundan bahsetmediği için sinirlendi. O acıyla… biraz Deniz’i suçladı. Akyel’in ölümü ona ağır geldi.” Gözlerini kırpıştırdı hızlıca. “Hepimize olduğu gibi.” Deniz’in bir şeyler bildiğini tahmin ediyordum. Olayın Hâle’yle bir ilgisi olabilirdi. Akyel’in ölüm haberini aldığımız gün Kıran malikanesindeydik. Aksel’in bağırışları hâlâ hatırımdaydı. Kendini kaybetmişti. Hâle’yi suçlamıştı. Hâle… Aklıma gelenlerle yerimde biraz dikleştim.


“Deniz sana bir şey anlattı mı?” diye sordum kendimi rahatlatmaya çalışarak. Asil hareketlenmemle birlikte biraz bana doğru yaklaştı.


“Hayır,” dedi kaşları hafifçe çatıldığı sırada. “Anlatması mı gerekiyor?” Deniz’in Hâle karşısındaki temkinli tutumu belirdi zihnimde. Ardından Aksel’in o gün Hâle’yi suçlayışı… Sen yaptın, demişti ona. Kardeşine bir şey yaptığını düşünmüştü. Bir şey bilmese, neden onu suçlardı?


“Deniz eğer ben uyurken gelirse, söyle ona beni uyandırsın.” Asil çatık kaşlarıyla bana bakmayı sürdürdü.


“Ne geçiyor aklından?” diye sordu şüpheyle. “Bir şey mi biliyorsun?” Sertçe yutkundum. O gün Hâle’nin Akyel’e zorla uyuşturucu verdiğini gören sadece bendim. Benden başka kimse görmemişti, Hâle’ye bunu söylesem de blöf sanmıştı. Bunun olabileceğine inancı yok gibiydi. Akyel’e zorla dokunduğunu, onu zorladığını görmüştüm. Akyel ise hiçbir şey yapamamıştı karşısında ancak korku dolu gözleri zihnimin bir köşesine kazılıydı.


“Akyel’in…” Boğazımdaki yumru gitsin diye defalarca yutkundum. Ölüm diyemedim, diyemezdim. “Haberini aldığımız gün. Aksel, Kıran malikanesini basmıştı. Hâle’yi hırpaladı. Kardeşime bir şey yaptın, dedi kaç defa. Bir şey biliyor gibiydi.” Asil dikkatle beni dinliyordu. Dudaklarımın arasından çıkan her bir kelimeyle kaşları daha da çatılıyordu. “Deniz geldi sonra. Sanki… Aksel’in neden orada olduğunu biliyordu. Hâle’ye karşı çıktı, beni korudu.”


Gidersem Akyel beni öldürür. Seni o şeytanla bırakamam.


Deniz’in sözleri zihnimde yankılanırken dudaklarımdan da eş zamanlı döküldü. Ardından Deniz’in fısıltısı yankılandı kulağımda: “Çıkmaz sokak.”


“Ne çıkmazı? Ne sokağı?” diye sordu Asil kafası karışmış bir hâlde. “Şeytan derken Hâle’den mi bahsediyor?” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Ama neden?”


“Ben gördüm.” Dudaklarımın arasından bilinçsizce dökülenlerle birlikte Asil’in odayı turlayan bakışları yeniden bana döndü.


“Neyi?” diye sordu yeniden. “Sen neden bahsediyorsun Loya?” Dişlerimi sıktım. Zihnime dolan görüntüler tüm vücudumu kaskatı kesti.


“Akyel’i.” dedim fısıltı gibi çıkan sesimle. “Hâle’yle birlikte gördüm. Hâle… Ona beyaz bir toz paketi uzatıyordu.” Karşımdaki mavi hareler afalladı. Dudakları aralandı, kapandı. Ardından yeniden aralandı. Kaşları bir çatılıyor, bir havalanıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.


“Ne?” Dehşet içinde çıkan tınısı içimdekilerin bir yansıması gibiydi. “Sen ne diyorsun Loya? Ne demek bu?” Derin bir nefes almaya çabaladım. Ancak olmadı. Sanki, göğüsümün tam ortasında bir ağırlık var gibiydi.


“Uyuşturucuydu Asil.” dedim lafı dolandırmadan. “Hâle onu alması için zorladı ama Akyel istemedi. Gözleri…” Yeşilleri zihinimi ele geçirdi aniden. Onun o çaresiz bakışları on yaşlarındaki Akyel’i anımsattı. “Çok çaresizdi. Sanki… Hâle’nin karşısında gücü tükenmişti.” Asil duyduklarının ağırlığı altında kalmışçasına bir anda ayaklandı. Odanın içinde sakince yürüdü. Onun bu sessizlik içinde zihnini toplamasına izin verdim, sessizce onu bekledim. Küçük ama hızlı adımlarla yatağımın sol tarafında kalan pencereye doğru ilerledi. Şimdi birkaç adım uzağımda, pencerenin önünde, temiz havayı ciğerlerine çekiyordu.


“Bunu kim biliyor?” Birkaç dakikalık sessizliğin sonunda mavi hareleri beni buldu.


“Hâle’ye onları gördüğümü söyledim. Deniz beni susturdu, konuyu değiştirdi.” Bulanık zihnim bugün daha berraktı. Akyel’in haberini aldığım gün öyle acı bir gündü ki, zihnim tamamen unutmayı tercih etmişti ancak ben unutmasını hiç istememiştim. Bulanmıştı her şey, oysa şimdi o gün sarf edilen her bir kelime uğulduyordu kafamın içinde. Deniz’in bir şeyler bildiği açıktı. Aksel, o her ne biliyorsa o gün öğrenmiş ve Kıran malikesinde almıştı soluğu. Hâle ise bu hikâyede yokmuş gibi görünen ama aslında tam kalbinde yer alan biriydi. En azından tahminim bu yöndeydi.


“Deniz bir şeyler biliyor.” dedim düşüncemi sesli de dile getirerek. “Ortada neler dönüyor bilmeye hakkım var.” Arkadaşımın omuzları yenilmişlikle çöktü. Gözlerinde anlayışlı bir ifade belirdi.


“Tabii ki, bilmeye hakkın var Loya.” dedi sesindeki şefkat kırıntılarıyla. “Ama şu an değil. İyileşmeden değil.” Başımı iki yana salladım hiddetle.


“Ben hiçbir zaman iyileşmeyeceğim.” Keskin sesim nefes seslerimizin karıştığı odada yankılandı. “Ben o olmadığı sürece bu dünyada yaşayamıyorum bile!” Sesim gittikçe yükseldi. “Ölmeden bir gece önce kollarımdaydı! O çaresiz gözleri, fısıltıları… Ben onsuz bir hiçim, anlıyor musun? Koca bir hiç!” Sinirle arkamdaki yastığı fırlattım. Kalbimde birden bir öfke yeşerdi. Belki de aylardır zaten içimdeydi ancak bu öfke yakıyordu. Hem kalbim hem de ruhum bu öfkenin getirdiği küllerle yangın yerine dönmüştü. “Nefret ediyorum!” Kulaklarıma yabancı olan bir haykırış koptu dudaklarımın arasından. “Onu benden alan bu hayattan nefret ediyorum!” Asil’in beni sakinleştirmeye çalışan sesleri boğuklaştı. Kendimden ve Akyel’in öldüğü gün zihnimde dolan seslerden başka hiçbir şeyi duymaz oldu kulaklarım. “Nerede Akyel? Nerede!” Kolumdaki seruma gitti elim. Bir saniye bile düşünmeden çıkardım. Nefeslerim iyice sıklaştı, umursamadım. Koluma eller sarıldı, hepsini savuşturdum. “Bırak! Bırak, Akyel’e gideceğim ben!”


“Loya Hanım sakin olun lütfen!” Kollarımı yeniden kendime çektim. Kimse dokunmamalıydı bedenime. Ondan başka kimsenin eli değmemeliydi. Kollarımda en son onun dokunuşu vardı, onlar silinmemeliydi.


Beş ay oldu Loya, o izler çoktan silindi.


“Gitmedi o! Ölmedi!” Çıplak ayaklarım mermerin soğukluğuyla yanıyordu. Vücudum tir tir titriyor, zihnim bulanıyordu. Yalnızca onu bulmalıydım. Onu bulursam her şey düzelecekti. “Akyel!” diye bağırdım bulanık görüşümle. Gözlerim yaşla mı doluydu bilmiyordum ama önümü bile göremeyecek kadar kör olmuştu gözlerim. “Akyel!” Omuzuma gelen darbeyle birlikte sendeledim. Ardından bedenime iki kol sarıldı. Kafam karışmış bir şekilde kalakaldığımda derin bir nefes aldım. Tanıdık bir koku her yanımı sardı. Zihnim adeta alarm veriyordu. Bu onun kokusu muydu? Olamazdı. Olabilir miydi? “Akyel?” Kollar bedenimden çekildi. Bulanık gözlerim siyah kabanlı, siyah saçlı, uzun boylu o adamı buldu. Koku ondan mı gelmişti? Akyel o muydu? “Dur!” Ardından sendeleyerek ilerledim. Ben ona ilerledikçe daha da hızlanıyordu sanki. Kalbim göğüs kafesimi dövercesine atıyordu. “Dur! Lütfen!” Hastanenin sürgülü kapısı açıldı. O çoktan mermer merdivenleri bitirmişti ama benim durmaya niyetim yoktu. O Akyel’di, onun kokusuydu. “Akyel!”


“Loya Hanım! Loya Hanım sağlık durumunuz nasıl?”


“Loya Hanım, sahnelere ne zaman döneceksiniz?”


“Akyel Bey’in ölümü hakkında ne söyleyeceksiniz?”


Etrafım bir anda korkunç bir kalabalıkla sarıldı. Üzerimde hastane kıyafetim, çıplak ayaklarım, dağınık saçlarım ve ayakta daha fazla kalamayacağını bildiren vücudumla bahçenin ortasındaki flaşların tam hedefi hâlindeydim. Bulanık gören gözlerim iyice karardı. “Akyel…” Siyah saçlı adam ortadan kayboldu. Onun yerine bir sürü kamera ve flaş ışığına hapsoldum.


“Loya Hanım, Akyel Bey’in ölümü hakkında ne söyleyeceksiniz?”


“Müziği bıraktığınız söyleniyor…”


“Geri dönüşünüz ne zaman olacak?”


“Dynamite grubu üyeleriyle görüşüyor musunuz?”


Sorulan sorular kulağıma öyle boğuk geliyordu ki, hepsini anlamakta zorlanıyordum. Gözlerim ağır ağır kapandı, ardından yeniden açıldı. Ağır çekimde çekilen bir film sahnesinin ortasında gibiydim. Nefes alamıyor gibi hissediyordum. “Nefes…”


“Loya!” Kalabalığı yaran bir bedeni seçti mavi harelerim. Paparazziler bir bir çekildi önümden. Tanıdık bir sesi duymamla dizlerim kendini bıraktı. Bedenim ağır ağır süzüldü aşağıya doğru. “Loya!” Bir çift kol beni koltuk altlarımdan yakaladı. Ardından göğsüm bir sıcaklığa yaslandı. “Geri çekilin!” Pars mıydı bu bağıran? “Loya!” Titrek, naif bir ses ulaştı kulağıma. “Özür dilerim, çok özür dilerim.”


“Asil,” dedi biri sert bir tınıda. Sesindeki endişe barizdi. “Şimdi sırası değil, Loya’yı buradan götürelim.” Arkamdaki beden saçlarımı yüzümden çekti.


“İyisin,” dedi sakin olmaya çabalayan bir sesle. “İyisin, bir şey yok. Geçti.” Gözlerimin önündeki yüz Aksel’e aitti. Akyel’in aynısı olan Aksel’e. “Benimle kal Loya, kapatma gözlerini.” Vücudumdaki tüm güç çekilmişti, arkamdaki sıcaklık ise beni derin bir uykunun kollarına yollamak üzereydi. “Kimse yok mu?” diye bağırdı Pars. “Berkan nerede? Sedye getirsin biri!” Yüzüme patlayan flaşlar kapandı. Derin bir karanlığın eşiğindeydim, oysa dudaklarımda tek birinin ismi vardı: “Akyel.”


★ ★ ★


Akyel


Her insan kendi cenazesini izlemek isterdi. Arkasından söylenilenleri duyar, kimin gerçek dost, kimin düşman olduğunu görürdü. Ağlayanlar, feryat edenler, bir köşede sessizce bu acının bitmesini bekleyenler… Herkesin maskesinin düştüğü tek gündü. Kendi cenazemi izleyeceğim hiç aklıma gelmezdi oysa ölüm benim tek kurtuluş biletimdi. Hâle’nin cehenneminden çıkabilmenin tek yoluydu. O yaşasın diye kendimden vazgeçmiştim ben ancak onu yıkanlardan birinin de ben olduğumu fark edememiştim. Kalbinin hasta olduğunu görememiş, bir kez de ben kırmıştım kalbini. Hatta bir kez değil, birden çok kez.


“Sadece beş dakika Akyel.” diyen Aksel’e bir kez daha göz devirdim. Kaç kere tekrar etmişti saymayı bırakmıştım ancak yine de “Anladım.” diyerek yanıtladım onu. “Sen etrafı kontrol et, yeter.” Siyah saçlarımı elimle alnıma doğru yatırdım. Siyah kapüşonlumu başıma geçirip siyah kemikli gözlüklerimi düzelttim. Kabanımı da iyice ilikleyip hastanenin girişine doğru adımladım. Ben önden, Aksel ise ardımdan beni takip ediyordu. Bakışlarım yerdeydi, kimseyle göz göze gelmek istemiyordum. Birinin beni tanımasından korkmuyordum aslında. Tek korkum Loya’nın beni görmesiydi. O görmesin diye uyuduğu zamana denk gelmeyi hedeflemiştim. Loya’nın odasının önüne gelene kadar Aksel peşimden beni takip etti. Deniz, Asil, Uzay ve Pars kafeteryadaydı. Onları uzaktan da olsa birkaç dakikalığına görmüştüm. Gördüğüm manzara ise koca bir felaketti. Hepsinin gözaltları mosmordu. Bir arada kalmaya çalışıyorlardı ancak içlerinde dönen fırtına onları savurmuştu. Loya’nın durumunun daha kötü olduğunu tahmin ediyordum.


Göreceğin manzara daha felaket olacak, bunu biliyorsundur umarım.


Derin bir iç çektiğim sırada Aksel “Haydi.” diye fısıldadı. “Acele et, sadece beş dakika.” Başımı salladım. Titreyen elim kapı kolunu buldu. Yavaşça aşağıya indirdim. Kapı sessizce açıldı. Oda loş bir gece lambasıyla aydınlanıyordu. Hastane koridorunun beyaz ışığı ise Loya’nın yüzünü görmeme yetmişti. Yüzü oldukça soluktu, koluna bir serum bağlıydı ve vücuduna bağlı cihazlardan düzenli kalp atışları yükseliyordu. Kapıyı ardımdan kapadım. Çıt bile çıkarmadan yanına ilerleyip sol tarafındaki koltuğa oturdum. Göğsü aldığı düzenli nefeslerle inip kalkıyordu. Ona aylar sonra bu kadar yakın olmak, ona dokunmak için ellerimin yanıp tutuşmasına neden oldu. Burnuma dolan kokusu ise aylardır solumak istediğim yegâne şeydi. Kalbim göğüs kafesimi dövercesine attı.


“Seni çok özledim sevgilim.” Fısıltım ikimiz arasında dağıldı. Loya kıpırdamadı ama çatık kaşları fısıltımla birlikte hafifçe oynadı. “Sensiz olmak çok zormuş Loya.” Kalbim ona olan duygularımı haykırmak için çırpınıyordu. O benim ilk ve tek aşkımdı. Turuncu çiçeklere âşık olan, kırmızı yanaklı o kız çocuğuydu. Kalbim onun için atıyordu ve hep de onun için atacaktı. “Özür dilerim.” Seni yıktığım için, kalbini binlerce kız kırdığım için özür dilerim güzel sevgilim. İnan bana, ben seni kırdığım, akıttığım her gözyaşın için asla affetmeyeceğim kendimi. Affedemezdim. O bu kadar acı çekerken onu göremeyen bu gözlerimi ben bir ömür daha affedemezdim.


Elimde duran telefonumun titremesiyle ekranı çevirdim. Mesaj Aksel’dendi.


Aksel: Akyel haydi artık!


Aksel: Bizimkiler yukarı çıkıyor!


Aksel: Çabuk çık odadan!!!


Derince iç çekip ayaklandım. Girdiğimden beri titremesi durmayan sağ elimi saçlarına doğru uzattım. Değdirmeden, severmişçesine, tenimde hissedermiş gibi okşadım. “Bir gün kavuşacağız sevgilim.” dedim fısıltıyla. Yüzüne huzurlu bir ifade yayıldı. “Bir gün sonsuz olacağız, sana söz.” Olacaktık. Bir gün sonsuza kadar birlikte olacak, hiç ayrılmayacaktık. Çünkü bu dünyada onsuz olmak, nefes alamamakla eş değerdi. Ben Loya olmadan yaşayamıyordum, yaşayamazdım. “Kalbine iyi bak.” Dudaklarım hafifçe değdi saçlarına. Kokusu ciğerlerimi sardı. Ellerim ondan ayrılmak istemese de zorlukla ayırdım kendimi ondan. Ardıma bakmadan kapıya doğru ilerleyip odadan çıktım. Koridorun karşısından gelen Pars, Deniz, Uzay ve Asil’den bihaber olarak kapının önündeydim. Aksel tam karşımdaydı, taş kesilmişti.


“Aksel?” Uzay’ın sesiyle birlikte aniden arkamı döndüm. Tam arkamda, koridorun başındalardı. Başımı hafifçe Aksel’e doğru çevirdim. Endişeli hareleri benim üzerimdeydi. “Sikeyim.” diye mırıldandım.


İşte şimdi bitmiştik.


Bölüm sonu.


Hikâyenin en başında bu kadar dramatik bir kurgu yazmak yoktu kafamda ama bu bölümü yazarken bir anda "Neler oldu ya öyle?" oldum resmen. Bu bölümle birlikte son 10 bölümümüz falan kaldı. Ama merak etmeyin neredeyse 3 kitap daha devam edecek bu seri. Bölüm yorumlarınızı bekliyorum! Bu arada Akyel'le Loya'nın yeni şarkısı "Dargınım Yarınlara"'yı dinlemeyi unutmayın <3


Bölümü nasıl buldunuz?


Bir sonraki bölüm için tahminleriniz var mı?


Akyel'in gidişini haklı buluyor musunuz?


Peki sizce Deniz mi haklı yoksa Pars mı?


Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, kendinize çok cici bakın <3





2 Yorum


Biz olabilirmiyiz artık mutlu😭

Beğen
Şu kişiye cevap veriliyor:

çok yakındaaa🥹

Beğen
ChatGPT Image Aug 17, 2025 at 07_42_19 PM_edited.png
Bu siteye yüklenen şarkıların ve kitapların tüm hakları bana aittir.
bottom of page