top of page

19. Bölüm: Gidene mi zor kalana mı?

“Gitmek için erken ama götür beni giderken”


Loya


Yirmi üç yıllık ömrümde hayatıma sığdıramadığım tek şey zamandı. Sevdiklerimi çalan, beni yapayalnız bırakan, nefesimi kesen… Bazen anlamlandıramıyordum. Her şey o kadar saçma, o kadar anlamsız geliyordu ki. Daha birkaç ay önce sevdiğim adamın kalbi atıyordu oysa şimdi toprak onu sarıp sarmalamış, bizden almıştı. Böylesi bir acıya nasıl katlanılırdı? Göğsümde nasıl yumuşardı? Solumdaki sızı bir gün geçer miydi? Hayır, hiç sanmıyordum. Benim için sonsuz bir sızının kapıları ardına kadar açılmıştı. Bununla yaşamayı öğrenmeliydim.


Sahi… kaç ay geçmişti? Uyandığımda neredeyse 3 ay oluyordu onu kaybedeli. Şimdi ne kadar olmuştu peki? Ne kadardır bu hastanedeydim? Ruhum morgda, bedenim kasvetli hastane odasındaydı. Öylece yatıyordum. Bakışlarım aşina olduğu tavanda geziniyordu. Floresan lambalarının keskin ışığı gözlerimi ağrıtıyordu. Ağrı… Ağrılarım… Vardı. Sanırım. Ayırt edemiyordum. Bu, yaşadığım acının kalp ağrısı mıydı yoksa yorgun olan kalbim savaşamadığı için mi ağrıyordu? Bilmiyordum. Ben sanırım artık hiçbir şey bilmiyordum.


“Loya? Müsait misin?” Tavanda olan ifadesiz bakışlarım ne zaman içeri girdiğini bile anlamadığım Berkan’a döndü. Kapının önünde çekingen bir ifadeyle dikiliyordu. Arkasında birkaç tane daha gölge vardı. Kim olduklarını göremiyordum. Cevap vermedim. Bir mimiğim bile oynamadı ancak onun da cevap beklediğini sanmıyordum. “Bugün seansın vardı. Unuttun sanırım…” Unutmamıştım, yeniden bir şey dememeyi tercih ettim. Sanki konuşsam sesim çıkmayacakmış gibiydi. Sanki benim son haykırışım Akyel’le birlikte toprağa gömülmüştü. Düşüncelerimden Berkan’ın iyice yanıma yaklaşmasıyla sıyrıldım. Mavilerim yüzünü talan etti. Boş bakışlarım karşın yüzünde daha anlayışlı bir ifade hakimdi.


“Konuşmak istemediğini biliyorum. Anlıyorum Loya, gerçekten.” Başımı iki yana salladım. Anlayamazdı ama anlamıyor olması beni bir o kadar mutlu ediyordu. Bu duyguyu yaşamaması onun için bir nimetti. “Ama artık kendine gelmelisin.” Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Giydiği beyaz önlüğü yerlere kadar uzandı. Başı şimdi benimle aynı hizadaydı. “İyileşemiyorsun Loya. Bu sadece fiziksel bir savaş değil, psikolojik de aynı zamanda. İyileşmen için ruhunun da iyi olması lazım.” İçimdeki tepkisiz kız çocuğu bu söylediklerine katıla katıla gülmek için can attı. Ancak gücü yoktu. Onun yerine sadece yüzüne bakmaya devam ettim. Benden böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirdi? Akyel benim her şeyimdi. Annem ve babamı kaybettikten sonra ona sığınmıştım ben. O benden gitse de ben hiçbir zaman ondan gidememiştim. Çünkü ruhum da kalbim de sonsuza dek onun esiriydi. Şimdi o ölümün esiri olmuştu ben de onun girdiği toprağa tutsak. “Lütfen, lütfen biraz olsun çabala Loya.” Mavi hareleri ağır ağır dolu. Dişlerini sıkıyordu. “Yalvarıyorum Loya.” dedi tıpkı hastalığımın ilerlediğini öğrendiği zamanki gibi. O zaman da savaşmam için yalvarmıştı. Aylar geçmişti, hâlâ savaşmam için bana yalvarıyordu. Oysa görmüyor muydu? Ben çok yorgundum. Hiç olmadığım kadar yorgun ve bitkin hissediyordum kendimi. Dudaklarımı aralamak bile zor geliyordu. Sadece susmak istiyordum. Sadece susmak ve Akyel’in zihnimdeki sesini tekrar tekrar dinlemek istiyordum. Sesi bir saniye olsun aklımdan çıkmasın istiyordum. Bunu neden kimse anlamıyordu. “Susma Loya,” dedi yeniden aklımı okurmuş gibi. “Susma, n’olur.” Başımı iki yana salladım. Mavilerim her hareketimde biraz daha yaşla doldu. Dudaklarım titredi. Zihnimde Akyel’in sesi saatlerdir yankılanıyordu. Eğer konuşursam giderdi. “Bir şey söyle.” Titreyen ellerinden biri saçlarıma yaslandı. Kızıl tutamlarımı ağır ağır okşadı. “Bir şey söyle, Loya.” diye yineledi. Sertçe yutkundum. Yatakta öylece duran sol elimi kaldırdım ağır ağır. Titreye titreye, hissettiği ağrılarla birlikte getirdim başımın yanına. İşaret parmağımla hafifçe vurdum. Berkan’ın hareketleri kesildi. Saçımdaki eli olduğu yerde kalakaldı. Parmağımı dikkatle izledi. Kaşları hafifçe çatılır gibiydi. Dudaklarım titrerken hafifçe aralandı. Bakışları bu sefer umutla doldu. Söyleyeceğim şeyi dinlemek için iyice yaklaştı. Dolu gözlerim onun mavilerine kilitlendi. Kuruyan dudaklarımın arasından fısıltı gibi çıktı söylediklerim.


“Eğer… Eğer konuşursam susar.” Başımı iki yana salladım. “Gitmesin Berkan. Zihnimden de gitmesin.” Berkan duyduklarıyla adeta karşımda taş kesilirken elim yorgunca başımın yanına, yastığıma düştü. Saçlarımdaki eli ise yerini korudu. Dudakları aralandı… Kapandı… Aralandı. En sonunda dudaklarını birbirine bastırmakla yetindi. Gözlerindeki umut ışığı an be an söndü. Ancak buna tezat olarak dudaklarındaki buruk tebessümüyle saçlarıma yaklaştı. Bir ağabey edasıyla saçlarımı kokladı, ardından küçük bir öpücük kondurdu. Sanki bu “Tamam,” demekti. “Yanındayım.” Ona eşlik edemedim. Ne kadar gülmek istesem de dudaklarım iki yana kıvrılmadı. Sadece sağ tarafım hafifçe seyirdi. Bakışları seyiren kısmı buldu. Sanki ona gülümsemek istediğimi anladı. Benim yerime o bir kez daha gülümsedi. Ardından ağır adımlarla kapıya doğru yöneldi.


O kapıdan çıktığı an yükselen uğultular kulağıma ilişti ancak hepsi fazlasıyla boğuktu. O andan itibaren Berkan’ın bahsettiği o psikolog gün boyunca yanıma gelmedi. Hatta bizimkilerden kimse de beni rahatsız etmedi. Gelen giden tek tük hemşireden başka kimseyi görmedim.


Zihnimdeki ses bütün gün susmadı. Rüyalarıma kadar giren o ses, şu an beni hayatta tutan yegâne şeydi. Durumumun iyi gitmediğini biliyordum. Vücudum da keza aynı şekilde alarm veriyordu. Kalbimdeki tümörün çoğu alınmış olsa da alınmayan bir kısım hâlâ tüm dikenlerini batırıyordu. Rahat nefes aldırmıyordu. Kurtuluşum olmadığını düşündüğüm geceler oluyordu. Yıkılmam ya da belki de korkmam gerekirdi ancak hiçbiri geçmiyordu kalbimden. Ne bir korku ne de bir hüzün vardı içimde. Tam aksine… Bir huzur sarıyordu içimi. Kalbim, Akyel’i görebilmenin inancıyla kavruluyordu. Hasta kalbim sadece onun adı geçince atıyordu. Onu görmenin hayali bile beni ayağa kaldırmaya yetiyordu. Sertçe yutkundum. Öldüğüne hâlâ inanmıyordum. Çünkü… Kalbimde hissetmiyordum bir kere. Onun bu dünyada bir yerlerde hâlâ nefes aldığına dair küçük bir inancım vardı. Şu anda nefes almamı sağlayan da tam olarak bu inancımdı.


★ ★ ★


Aksel


Hiç beklemediğim bir anda, hiç bilmediğim bir yola doğru sürüklenmiştim. Doğru ve yanlış, yaşam ve ölüm, sırlar ve gerçekler… Hepsi birbirine girmiş, bir çığ gibi büyümüştü. Kalbimde taşıdığım bu sır bir yandan huzur veriyor ancak diğer yandan içimde acı verecek kadar büyük bir vicdan azabı yaratıyordu. Loya’nın ölü gibi yatan bedeni gözümün önünden gitmiyordu. Konuşmuyor, yemek yemiyordu. Hayattan tamamen soyutlanmıştı. Sadece… Sadece ölümü bekliyor gibi duruyordu ve her gün onun bu çöküşünü görmek bende tarifsiz bir his yaratıyordu. Kalbim ağrıyordu. Yüzüne karşı haklı olduğunu haykırmak istiyordum ancak bu mümkün değildi. Akyel’in yaşadığını bilmesi, Loya’nın hayatının tehlikeye girmesi demekti. Her şey tam anlamıyla bok sarmıştı.


Dakikalardır, soğukta, kapının önünde bekliyordum. Kapıyı çalmak ve çalmamak arasındaki o ikilemde yüzüyordum. Bir yanım onu deli gibi görmek, diğer yanım da onu deli gibi yumruklamak istiyordu. Bu sırrı hâlâ hazmedememiştim. Siyah saçlarına, siyah kemikli gözlüklerine ve çökmüş vücuduna bakabilecek gücüm yoktu sanki. Kalbim yerinden sökülüyordu.


Ardımdan gelen adım sesleriyle birlikte irkilerek omuzumun üstünden arkama baktım. Karşımda gördüğüm tanıdık yüzle birlikte gergin uzuvlarım gevşedi. Derince nefeslendim.


“Sen miydin?” diye mırıldandım sessizce. Derin bir ormanın ortasında, ıssız, izbe bir kulübenin önündeydim. Arkamdan ise sessizce gelen kişi Derin Karaca’dan başkası değildi.


“Neyi bekliyorsun?” diye sordu benim aksime tok bir tınıda. Üzerinde siyah şişme bir mont, ayaklarında ise siyah asker postalları vardı. Heybetli duruşuna tezat olarak soğuktan yanakları kızarmıştı ancak bunu hafif çıkan sakallarıyla saklıyordu. “Soğuktan donmayı mı?” Cevap vermediğimi fark edince hafif alaylı tınısı doldurdu bu sefer kulaklarımı. Boğazımı temizleyip kurumuş, soğuktan çatlamış olan dudaklarımı hafifçe araladım.


“Belki de.” dedim buruk bir tebessümle. “Karar verene kadar çoktan bir buz küpüne dönüşmüş olabilirim.” Birkaç adım daha attı bana doğru. Bir elini omuzuma yasladı, hafifçe sıktı.


“Deniz bana böyle bir şey yapsa ağzını burnunu kırardım.” dedi ciddiyetle. “Ama yapmak zorundaydı Aksel. Akyel’in ölü olması yaşamasına bedeldi.” Derin bir nefes aldı. Ardından yeniden dudaklarını araladı. “Nasıl bir ikilemde kaldığını görüyorum, ne kadar ağır bir yük taşıdığını da öyle. Sana Akyel’in yaşadığını söylememin tek nedeni hayatta kalmak için savaş diyeydi. Günden güne çöküyordun be oğlum. Delice bir şey yapmandan korktum.” Omuzlarım dediklerinin haklılığıyla birlikte düştü. Haklıydı. İntihar etmek bazen gecelerce düşündüğüm yegâne şey olmuştu. Akyel’in yanına gidip geri kalan her şeyi siktir etmek istemiştim. Ve bu sadece bir kezle sınırlı değildi. Ölüm, birden fazla kez zihnimde kol gezmişti.


“İkinizin de biraz zamana ihtiyacı var. Bunu ona mesafe koy diye söylemiyorum. Siz ikizsiniz. Birlikte iyileşeceksiniz.” Başımı salladım hafifçe. Diyecek bir şeyim yoktu. Haklıydı. Ve haklı olması inanılmaz canımı sıkıyordu. Dudaklarında hafif bir tebessüm yer edindi. “Haydi o halde,” Başıyla kapıyı gösterdi. “İçeri girelim.” Elini omuzumdan çekti. Ardından iki adım daha ilerleyip cebinden anahtarı çıkardı. Saniyeler sonra ise kapı açılmıştı ve ben kendimi içeride, onun yattığı yatağın ucunda bulmuştum. Gözleri hafifçe aralıktı. Üzerine giydiği kısa kollu tişörtten morarmış dirsek içlerine kaydı bakışlarım. Birden fazla iğne izi vardı. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Uyuşturucu mu kullanmıştı yine?


“Aptal.” diye mırıldandım ister istemez. Bunu duydu. Dudakları hafifçe seyirdi.


“Hem de,” diye mırıldandı çatallı sesiyle. “Hem de en alasından.” Siyah saçları alnına dağılmıştı. Yeşil gözleri kısık kısık bakıyordu. Dudakları soluk bir pembeyle bezeliydi. Elmacık kemikleri zayıfladığından ötürü oldukça çıkık duruyordu, yanakları çökmüştü. Dişlerimi sıktım. Onu neyin bu hâle getirdiğini bilmiyordum ama iyi görünmediği bir gerçekti. Cevap vermedim söylediğine karşın. Sadece durup ona bakmayı sürdürdüm. Seyiren dudakları bu hâlime karşılık düz bir ifadeye büründü. Sertçe yutkundu. Ademelması ağır ağır harekete etti. “Bana çok kızgınsın.” İnkâr etmedim. Bunu o da ben de çok iyi biliyorduk. Kızgındım, hem de fazlasıyla ama özlemin kalbimde bıraktığı ağırlığı da kabul etmeliydim. “Mecburdum.” Çatallı sesi bir kez daha yankılandı izbe kulübenin içinde. “Kaçacak bir yerim kalmamıştı.”


“Sen susarak tercihini yaptın Akyel.” Sesimin tınısını ayarlayamamıştım, fazlasıyla sertti. Akyel’in dudaklarında acı bir tebessüm kol gezindi.


“Yine olsa yine susardım Aksel.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. O ise bir kez daha yutkundu. “Onu hayatta tutmak için, onun nefesini kesmesinler diye yine kendi nefesimi keserdim.”


“Ne demek istiyorsun?” Anlamaz bakışlarım yüzünü talan etti. “Loya’dan mı bahsediyorsun?” diye sordum şüpheyle. Loya’nın durumunu mu öğrenmişti? Kim söylemişti? “Nasıl öğrendin?” Bu sefer kaşlarını çatma sırası Akyel’indi. Siyah kaşları ağır ağır çatıldı.


“Neyi?” diye sordu kısık bir tınıda. Dilimi sertçe ısırdım. Anlamadan dinlemeden iş yapıyordum.


“Hiçbir şey.” dedim durumu düzeltmek istercesine. “Bir şey olduğu yok.”


“Aksel.” Baskın tınısıyla içimden bir kez daha küfür ettim. “Ne oluyor?” Yorgun vücudunu zar zor kaldırdı. Ona yardım etmek için öne atılsam da hemen bir elini kaldırdı, bana engel oldu. Sırtını birkaç saniye içinde yatak başlığına yasladı. Sorgular bakışlarının esiriydim.


“Aksel.” Bakışlarım Derin Ağabey’e döndü. Kaşlarını yukarı aşağı kaldırdı. Söylememem gerekiyordu. Kahretsin ki dilimi tutamamıştım.


“Derin.” dedi Akyel bu sefer sert bir tınıda. “Ne boklar dönüyor?” Derin Ağabey’in bakışları bu sefer Akyel’i buldu. İyi olduğundan emin olmak ister gibiydi. Sanki buradan olayı döndüremeyeceğimizi anlamıştı ama Akyel’in duyduklarını nasıl karşılayacağını tahmin etmeye çalışıyordu.


“Akyel.” Pes etmiş tınısı üzerine omuzlarım gerildi. “Ne duyarsan duy, bu yatakta yatmaya devam edeceksin. Hiçbir şekilde kalkmak yok.” Akyel’in bakışları git gide daha da karardı.


“Söyle.”


“Loya…” Bunu Derin Ağabey’den değil, benden duymalıydı.


“Loya iyi değil, Akyel.” dedim bir seferde. Akyel’in yeşillerinde gördüğüm kırılma derince yutkunmaya itti beni. “Kalbi… Kalbi hastaymış.” Gözyaşlarım yavaşça gözpınarlarıma yerleşti. “Çok hastaymış, söylememiş hiçbirimize.” Karşımda yıkılmış duran kardeşim sanki daha da çökmüştü. Sarf ettiğim iki kelime, ona bir darbe daha vurmuştu.


“Ne?” Bakışlarımı kaçırdım. Kardeşimin gözümün önünde dudaklarına kadar titremesi kalbimi derinden sarsmıştı. “N-Nasıl?” Dizlerini kendine doğru çekti. “Nasıl şimdi? İyi mi? Ne oldu? Niye? Nasıl?” Sorularını art arda sıralarken bir yandan da koluna takılı serumdan kurtulmaya çalışıyordu. Derin Ağabey öne doğru atılsa da çok geçti. Serumu kolundan sökmüştü. Kolu sadece saniyeler sonra kanla kaplanmıştı.


“Akyel! Kendine gel!” Derin Ağabey’in bağırışı Akyel’e etki etmedi. Alev alev yanan yeşil hareleri benim gözlerimdeydi. “Söyle! Ne oldu, ne?” Bir adım attım ona doğru. Bedeni Derin Ağabey’in kollarının arasında amansızca çırpınıyordu.


“Akyel… O hastaymış zaten. Yıllardır… Yıllardır bu hastalıkla mücadele ediyormuş.” Çırpındığı yatağın tam yanı başına çöktüm. “Kalbinde tümör varmış. Her yeri sarmış.” Akyel duyduklarıyla adeta taş kesildi. Hareketleri bir anda durdu. Odağını kaybetmiş hareleri yeşillerime kilitlendi. Gözleri öyle ifadesiz bakıyordu ki, onun bu boğazımdaki yumruyu tetikledi. “Berkan ameliyat etti. Üç ay boyunca komada kaldı. Ama şimdi… Uyandı.” Söylediğim her bir kelime Akyel’i sarstı. Omuzları gittikçe çöktü, gözleri yaşlarla parlıyordu.

“Şimdi nasıl?” Titreyen sesini duymamla sertçe yutkundum. Bakışlarımı kaçırıp bir elimi gergince saçlarıma daldırdım.


“Tümörün hepsini çıkaramadılar. Hâlâ hastanede.” Başı hafifçe eğildi. İki yana salladı.


“Aptal.” dedi bir anda. Ardından serumu çıkardığı sağ eli havalandı. Başına sert bir darbe indirdi. “Aptal, aptal, aptal…” Darbeler sıklaştı. Kolundan akan kan yüzüne sıçradı. Onu engellemek için dokunduğum an bir haykırış koptu dudaklarından. “Senin yüzünden!” Gözyaşları yanaklarını sardı. “Senin yüzünden senin!” dedi bir kez daha. “Onu yaşatmak için kendimden vazgeçtim ben!” Hareketlerim duyduklarımdan sonra bıçak gibi kesildi. Az önce de böyle demişti. Ne demek istiyordu? “Ama…” diye mırıldandı güçsüzce. Dudaklarında acının kol gezdiği, minik bir tebessüm belirdi. “Onu yine öldüren de benim.” Akyel’in hıçkırıkları kulübedeki gergin sessizliğin ortasındaki yegâne sesti. Canından can kopuyormuş gibiydi. Loya’ya aşık olduğunu biliyordum. Bunu daha beş yaşındayken de biliyordum, dönüştüğüm yirmi dört yaşında bir adam olarak da. Neden ayrıldıklarını hiç anlayamamıştım. Akyel’in Loya’yı bu kadar kıracağına hiçbir zaman ihtimal vermemiştim. Küçükken yanaklarını sıktığımda kızardığı için bana kızan çocuktu o. Loya’nın koruyucu meleğiydi. Nasıl bu hâle gelmiştik biz?


“Akyel,” Derin Ağabey’in yatıştırıcı tınısını işittim. Dakikalardır Akyel’in yüzüne bakarak düşüncelerimin esiri olmuştum. Yavaşça yatağın kenarına doğru eğildi. “Biliyorum çok zor. Ama bu olay çözülene kadar, Loya’nın yanına gidemezsin.” Akyel’in bakışları hızla ona döndü. Yüzünde duyduklarına inanamaz bir ifade hâkimdi.


“Dalga mı geçiyorsun?” diye sordu sert bir tınıda. “Ne demek onu göremezsin?”


“Akyel,” dedi Derin Ağabey uyarıcı bir tınıda. “Sen de iyi değilsin. Kendini toparlamak zorundasın.” Derince nefeslendi. “Ayrıca… Bu çok tehlikeli olur. Hem senin için hem de Loya için.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Sıkıntıyla iç çekmekten kendimi alamadım. Aylardır ortada bir şeyler dönüyordu ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Çok fazla eksik parça vardı. Hâle’nin bir boklar çevirdiğini anlamıştım. Ama Akyel’in… Kendi canını kıymaktan başka çaresi olmayacak hâle gelmesini anlamamıştım. Neydi onu bunu yapmaya iten? Benim kardeşimi kim hayattan koparmaya çalışmıştı?


“Onların dışarıda olması da hâlâ onun için bir tehlike Derin.” dedi Akyel sert tınısından ödün vermeyerek. Dudaklarım seyirdi. O asi çocuk hâlâ içinde yaşıyordu, ölmemişti. “O Demir itinin uslu duracağını mı sanıyorsun? Loya’ya yakınlaşacak… Hatta belki de…” Yutkundu sertçe. Çenesi iyice gerildi. “Daha fazlası.”


“Saçmalıyorsun.” diyerek araya girdim. Kırgın bakışları bana döndü. Yavaşça yatağının kenarına oturdum. “Bugün Berkan’la konuştum. Loya konuşmayı reddediyor. Herkesle, her şeyle.” Bakışlarımı kaçırdım. Ona bunu söylemeli miydim, emin değildim. Sanırım bu kadarını kaldıramazdı. “Sen yokken o iyileşemiyor Akyel. Senin kalbin nasıl o yokken atmıyorsa, onun kalbi de sen yokken atmıyor.” Gözlerinin ardında buğulu perdelerin arkasında saklanan o küçük, asi çocuğun sarsıldığına saniye saniye şahit oldum. Dudakları aralandı. Omuzları düşük, sesi çatallıydı.


“Böyle olsun istemedim.” Başını iki yana salladı. “Yemin ederim onu yıkan ben olmak istemedim.” Ellerini avuçlarımın arasına aldım. Sertçe sıktım.


“Biliyorum, aptal.” Bir elimi elinden ayrılıp ensesine attım. Alnım, alnına yaslandı. Gözkapakları titreyerek kapandı. “Ne oldu bilmiyorum, Akyel. Bilmediğim için sinirden deliriyorum ama yine de sana güvenip bekliyorum. Ama bu sefer… Ne olursa olsun, beni kendinle sınama.” Sertçe yutkundum. Mezarlıkta geçirdiğim geceler kalbimde öyle bir yara bırakmıştı ki, hâlâ bazen bu anın gerçekliğini sorguluyordum. Benim bu hayattaki en büyük korkum, onsuz bir sabaha uyanmak olmuştu. Ve o hissi bir daha yaşamak asla istemiyordum. “Anladın mı beni?” Başını salladı hafifçe. Bizden uzaklaşan adım seslerini işittim. Ardından da kapı sessizce kapandı. Akyel sertçe burnunu çekip elimdeki elini sıktı.


“Gücünü topla. Sen bu adam değilsin.” Boğazını temizledi. Gözkapakları ağır ağır açıldı. Kızarmış yeşil gözleri alev alev yanıyordu.


“Benim yanımda olacak mısın?” diye sordu sessizce. Ensesindeki elimi sıktım. Dudağımın sağ tarafı kıvrıldı.


“Her zaman.” dedim keskin bir tınıda. Yaşadığım her saniye boyunca onun yanındaydım ben. Aksi olamazdı bile.


“O zaman…” Yeşillerinde tehlikeli bir pırıltı baş gösterdi. “Senden bir şey isteyeceğim.” Bir saniye bile düşünmeden dudaklarım aralandı.


“Ne istersen.” Alnı alnımdan çekildi. Omuzları dik, bakışları sertti. Yüzüne sıçramış kan hâlâ yerini koruyordu. Vücudu çelimsiz kalsa bile o heybetinden bir şey kaybetmemiş gibi görünüyordu.


“Bu akşam buradan kaçacağız.” Kaşlarım ağırca çatıldı.


“Akyel…”


“Hastaneye gideceğiz.”


“Seni tanırlar.” Başını iki yana salladı.


“Odanın önünde kimse olmayacak. Sadece birkaç dakika Loya’yı görüp gideceğim.” Dudaklarım itiraz etmek için aralandı. “Yemin ederim.” Sıkıntıyla iç çektim. Bunu yapmak çok riskliydi. Biri onu görebilirdi, tanıyabilirdi. Bu anlamsız riski almaya değer miydi? Sanırım Loya için de kardeşim için de değerdi.


“Sadece beş dakika Akyel.” dedim itiraz istemez bir tınıda. “Sonra yeniden buraya geleceğiz.” Başını salladı kısaca. Dudakları bu sefer gerçek bir tebessümün ev sahipliğini yaptı. Ben ise endişeliydim. Bu yapacağımız büyük bir aptallıktı.


Ve biz zaten iki büyük aptaldık.


Bölüm sonu.


O kadar uzun zaman oldu ki onların dünyasına girmeyeli... Çok özlemişim. Bu bölüm geçiş bölümü gibiydi. Bir sonraki bölüm kaoslarımız geri dönüyor! Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Birinci dönem o kadar yoğundu ki kitabıma asla odaklanamadım. Şimdi ise siz sömestrdasınız ama benim bir hafta boşluğum var sadece :( Bu arada size Fransa'dan sesleniyorum... Boş vakitlerimde olabildiğince bölüm atmaya çalışacağım merak etmeyin <3 Sizi seviyorummm. Yorumlarınızı bekliyorum! Çok öptüm...



Yorumlar


ChatGPT Image Aug 17, 2025 at 07_42_19 PM_edited.png
Bu siteye yüklenen şarkıların ve kitapların tüm hakları bana aittir.
bottom of page