21. Bölüm: Maskeler ve Ardındakiler
- melisasamatt
- 27 Mar
- 15 dakikada okunur
“Kendimden geçmişim
Seni kaybetmişim
Ellerim sana uzanmış
Ama sen… Gitmişsin”
Loya
“Nasıl da biliyor
Kalbim seni arıyor
Sesini tanıyor
Kokunu duyuyor…”
Uzun zamandır elime almadığım defteri sımsıkı tutuyordu parmaklarım. Kalemin mürekkebi her bir hareketimde dağılıyordu. Mavi… her yerdeydi. Uzun zaman olmuştu. Ne bu defteri görmüş, ne de bu sayfalarda gezinmişti gözlerim. Kaç acıma ev sahipliği yapmıştı? Bilmiyordum. Ama biraz olsun bir şeyler yazmak ruhuma iyi gelmiş gibiydi.
Ruhun hâlâ yaşıyor mu ki?
Derince iç çektim. Doğru bir soruydu. Ama uzun zaman sonra kafamdaki o sesi susturmak istemiştim. Önümdeki deftere ve dağılan mürekkebe odaklıydım.
“Kendimden geçmişim
Seni kaybetmişim,
Ellerim sana uzanmış
Etrafımı toprak kokusu sarmış…”
Akyel’i gördüğümü sandığım o günün üzerinden sanırım iki hafta geçmişti. Geçirdiğim kriz vücuduma ağır gelmişti. Kalbim yasın ağırlığını kaldıramıyordu artık. Sürekli ağrılarla kalkıp ağırılarla uyumak, ölüyormuşum gibi hissettiriyordu. Zihnimin de kalbimin de ihtiyacı olan tek bir kişiydi. Ama o da gelmemek üzere gitmişti. Bir daha hiçbir zaman gelmeyecekti.
“Kızgınım sana
İçindeki canavara
Ruhunu saran yaralara…”
Kızgındım. Çok kızgındım hem de. Akyel’i benden alan herkese çok kızgındım. Aslında en çok kızgın olmam gereken tek bir kişi vardı. Ama ona kıyamıyordum. Öfkem, konu o olunca sönüyordu. O güzel gözleri geliyordu aklıma. Alnına dağılan sarı tutamları, kısık bakışları, sert yüz hatları, şefkatli elleri, âşık olduğum gülümsemesi… Nasıl… Ben ona nasıl kızgın olabilirdim? Kalbim onun aşkıyla kavrulurken… Öfkemi nasıl kusardım ona?
“Ardında kalanlar
Seni arayanlar
Çığlıklar yokluğunda
Evim oldu
Kabuslar sığınağım…”
Ardında çok kırık kalp bırakmıştı. Haykırışlar evimiz, kabuslar sığınağımız olmuştu. Her gece… her gece onun soğuk bedeni rüyalarımdaydı. Hayır, bu kabustu ama onu görebildiğim tek yerdi. Diğerleri için de durum farksız değildi. Aylardır herkes içine kapanmış, müziği ardında bırakmıştı. Birbirimizle bile doğru düzgün konuşmuyorduk. Ben… Sesi zihnimden gitmesin diye zihnime hapsolmuştum. Asil, yasını yaşayamadan beni ve Aksel’i toplamaya çalışmıştı. Pars artık çocuk değildi, Akyel’in yokluğu en çok onu büyütmüştü. Aksel… En çok o savrulmuştu belki de. Ruhunun diğer yarısını bir anda kaybetmişti. Aksel’in Akyel’e ne kadar bağlı olduğunu ben biliyordum. O, Akyel’siz yapamazdı. Nitekim yalnız o değil, hiçbirimiz yapamamıştık. Ancak… Bahçede geçirdiğim son kriz sonrası aralarında hissettiğim gerginlik sanki daha da elle tutulur hâle gelmişti. Genellikle yanımda Asil kalıyordu. Arada Deniz uğruyor, Uzay geliyordu. Oysa Pars ve Aksel’i neredeyse görmüyordum. Bir şey olmuştu. Her ne olduysa beşinin de ağzını bıçak açmıyordu.
Daldığım düşüncelerimden kapımın tıklatılmasıyla sıyrıldım. “Gel.” diye mırıldandım sessizce. Odamın kapısı hafifçe açıldı. Mavi harelerim önce sarı saçları, daha sonrada tebessümüyle yanıma adımlayan Asil’i buldu.
“Mavişim,” dedi şefkatle. “Nasılsın?” Omuzlarımı silktim. Sol elimi hafifçe kaldırıp defteri işaret ettim.
“İyi geldi.” dedim yazdığım satırları kast ederek. “Söz yazmayı özlemişim.” Asil’in dudaklarındaki tebessümü iyice büyüdü.
“İşte buna çok sevindim!” O günden beri kimse bahçede olan olayları açmamıştı. En son hatırladığım paparazzilerin kamera ışıklarıydı. Kesin bir şeyler yazılıp çizilmişti ama kimse tek kelime etmiyordu. Deniz’in kesin talimatıydı. Hiçbir sosyal medya hesabımı kullanmayacaktım. “Keşke en başından getirseymişim.” Kendi kendine mırıldanmasına ufak bir tebessüm ettim. En başındaki hâlimle kolumu bile kaldıramazdım.
“Ağrın var mı?” Başımı iki yana salladım hafifçe. İki hafta önce geçirdiğim kriz sonrasında ufak çaplı bir operasyon daha geçirmem gerekmişti. Bu sefer işler bir tık daha yolunda gibiydi ama yine de önümde gidilecek çok yol, aşılacak çok tedavi vardı.
“Sabah iyi uyandım, ağrım yok.” Asil neşeli bir tebessümle kıpırdandı.
“Tık dedi doğdu güneşim işte!” dedi ellerini çırparak. Onun bu şapşal hâline gülümsemeden edemedim. Gözlerindeki yorgunluğa rağmen parıldıyordu. Işıltısı hiç sönmüyordu ve umuyordum ki hiç sönmezdi.
“Bizimkiler nerede?” diye sordum sakince. Gözlerim bir yandan deftere yazdığım sözlerdeydi. Aklımda şimdiden bir melodi oluşmuştu. Bestesi için şimdiden heyecan kırıntıları baş göstermişti içimde.
“Uzay kafeteryada.” Kısık çıkan sesiyle birlikte mavi harelerim yeniden onu buldu. Yüzü durgun bir hâl almıştı birden. “Deniz, Pars ve Aksel nerede, bilmiyorum.” Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Bir şey mi oldu?” Omuzlarını silkti.
“Ben de bilmiyorum, Loya.” dedi yenilmişlikle. Yanımdaki koltuğa bıraktı bedenini. “Bir şeyler dönüyor gibi.” Bir anlığına düşüncelerinde gezindi, belki de zihninde dönenleri toplamaya çabaladı. “Önce Aksel kayboluyordu. Şimdi Deniz ve Pars. Normal gelmiyor bana.” Duraksadı. Gözleri boşlukta gezindi. Öylece beyaz duvara bakıyordu. “Önce yaslarına verdim. Ama sonra… Bilmiyorum. Hepsi teker teker uzaklaşıyor gibi. Eskisi gibi konuşmuyoruz, sanki… Dağılıyoruz.” Dudaklarından histerik bir gülüş firar etti. “Hoş sanki Akyel yokken devam edebilecekmişiz gibi.” O an Asil’in kalbinde yer eden umutsuzluğu gördüğüm ilk andı. Yorgundu, hepimiz gibi. Belli etmese de zihninde savaştığı şeytanları vardı. Tıpkı benim gibi ve tıpkı onun gibi. Sustum, dediklerine karşılık sessizliği tercih ettim. Ona söyleyecek bir şeyim yoktu çünkü ben de tıpkı onun gibiydim: umutsuz ve darmadağın.
★ ★ ★
Akyel (İki hafta önce)
Yabancı. Bu aynada gördüğüm yüz bana çok yabancıydı. Bu saçlar, bu yüz, bu beden, bu gözler… Benim değildi. Bana ait değildi. Eskiden yeşil ama şimdi siyah olan harelerim aynadaki yüzümü izledi uzun uzun. Siyah saçlar, siyah gözler, siyah kemiki gözlükler, üzerimde iğreti duran bir siyah tişört… Her şey siyah. Simsiyah. Tıpkı hayallerim, kararan geleceğim gibi.
“Biz sıçtık. Biz harbi bittik bu sefer.” Aksel’in kapının ardından gelen boğuk sesi üzerine omuzlarım çöktü. Bizimkilerle karşılaşmamızın ardından Aksel bir şekilde olayı kendince toparlamaya çalışmıştı. Ne kadar inanmışlardı bilmiyordum ama Deniz ve Pars’ın bakışlarından anladığım kadarıyla Aksel’in hareketleri fazlasıyla şüphe çekmişti. Uzay ve Asil’in yüz ifadelerinden de kafalarının karıştığı anlaşılıyordu. Onları görmeyeli uzun zaman olmuştu. Hepsini ayrı ayrı çok özlemiştim. Onlarla vakit geçirmeyi, grupla müzik yapmayı, kısacası eski hayatımı çok özlemiştim.
“Ne yapacağız?.. Akyel’i gördüler! Demiştim gitmeyelim diye… Hayır, tanımadılar… Eminim Derin Ağabey.” Aksel’in boğuk sesi ilişti kulağıma yeniden. Derin’le telefonda konuşuyor olmalıydı. Hastaneye gitmenin iyi bir fikir olmadığını zaten biliyordum ama Loya’yı görmeden geçireceğim tek bir saniyeye daha sabrım kalmamıştı. Hastaydı… Çok hastaydı ve ben onun acı çektiğini görememiştim. Üzerine daha da gitmiştim belki de. Onu kurtarayım derken daha da dibe batırmıştım. Şu an o yatakta yatıyor olmasının sebeplerinden biri de bendim. Onu o kadar üzmüştüm, o kadar yıkmıştım ki bunun için kendimi hiçbir zaman affetmeyecektim.
“Hayır, kimse bizi takip etmedi.” Kapıyı açıp banyodan çıktım. Bu sırada ise Aksel hâlâ telefon konuşmasını sürdürüyordu. Ona kısa bir anlığına gözlerimi değdirip her zaman oturduğum koltuğa doğru ilerledim. Acı kahve rengindeki deri koltuğa attım bedenimi. Sırtımı koltuğun kolçağına yaslayıp gözlerimi dışarı çevirdim. Titrek bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. Burası, bu kulübe bana hem bir ev hem de hapishane olmuştu. Ruhum zaten Hâle’nin esiri altındaydı. Ölü olan bir ruh bedene tutunamazdı. Belki de kendimi kurtarmak, nefesimi kesmekten geçiyor diye düşünmüştüm. Olmamıştı, ne ruhum ne bedenim bu gaddar dünyayı terk edememişti. Şimdi ise başka bir hapisteydim. Bedenim ve ruhum da ayrı ayrı esir altındaydı. Sıkıntıyla bir iç daha çektim. Buradan, bu durumdan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. Derin, Hâle’nin kirli işlerini ortaya çıkartmak üzerine çalışıyordu. Oysa kimse şunu anlamıyordu: Hâle’nin çekeceği ceza ne içimi soğutacaktı ne de yaşadıklarıma unutturacaktı. Tüm bunlar bittiğinde ne olacaktı peki? Elimi kolumu sallayarak eski hayatıma geri mi dönecektim? Bu… İmkansız gibiydi gözümde. Herkes yokluğumu acı bir şekilde kabullenmişti. Loya’nın soğuk bedenime sarılan sıcacık bedeni hâlâ hatıramdaydı. Ona, onlara bu kadar şey yaşatmışken nasıl dönerdim? Yüzlerine nasıl bakardım?
“Akyel?” Aksel’in yumuşak çıkardığı sesiyle birlikte dışarıdaki bakışlarımı ona çevirdim. Siyahlarım, yeşilleriyle çarpıştı. Onun yüzüne bakmak, eski Akyel’i hatırlatıyordu. Bir zamanlar etrafı kalabalık olan Akyel’i. Gözü Loya’dan başkasını görmeyen, kalbi ondan başkasına atmayan Akyel’i. “İyi misin?” Donuk bakışlarla bakmaya devam ettim. Bir cevap vermedim. Her şey oldukça açıktı. Ben iyi değildim. Yıllardır iyi değildim. Ruhumu tüketen, beni karanlığa hapseden şeye karşı gelememiştim. Yenilmiştim. Ancak en büyük yenilgim bu değildi. Loya’yı kaybetmek… İşte bu benim hiçbir zaman unutmayacağım bir yenilgiydi.
“Derin Ağabey geliyor.” dedi bu sefer. Birkaç büyük adımda yanıma ilerleyip koltuğun diğer ucuna ilişti. O da benim gibi sırtını kolçağa yaslayıp vücudunu bana döndürdü. “Birkaç saate burada olur.” Başımı salladım kısaca. Bu işin çözüleceğine dair umudum yavaş yavaş tükeniyordu. Boşuna uğraşıyorduk. O şeytanı yenemezdik. “Bir şey demeyecek misin?” Dışarı çevirdiğim bakışlarım yeniden yeşil hareleriyle çakıştı. Aksel’in yüzüne bakmak, birinin bana tokat atmasıyla eş değerdi. Kaybettiğim her şey, kendi ikizim de dahil yüzüme çarpıyordu. İkizimdi ama artık tek bir benzer noktamız yoktu. Hepsi yok olmuştu.
“Git.” Dudaklarımın arasından benden bağımsız çıkan tek bir sözcük Aksel’i afallatmaya yetti. Kaşları şaşkınlıkla havalandı.
“Anlamadım?” Bakışlarımı yeniden dışarı çevirdim. Onun yüzüne bakmamamla birlikte histerik bir gülüş peyda oldu dudaklarının arasından. “Sen bana gitmemi söyleyince gideceğimi nereden çıkardın?” Bıkkınlıkla nefesimi bıraktım.
“Aksel,” dedim uyarıcı bir tonda. “Ne diyorsam onu yap işte.”
“Çok beklersin.” dedi inatlaşarak. “Kendini kapatmana izin vereceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun Akyel.” İçimdeki öfke bir yanda harlandı. Öfkem aslında ona değildi, beni bu hâle getirenlerdeydi. Sinirle bakışlarımı ona çevirdim.
“Aptal mısın sen?” diye sordum sert bir tınıda. Benim bu öfkem karşısında Aksel’in duruşu değişmedi. Aynı rahatlıkla oturuyordu karşımda. “Ancak bir aptal böyle bir işin içine girebilir.”
“Sanırım senden geçmiş.” Koltuğa iyice yayıldı. “Aynı aptallık sende de var. Daha fazla saçmalamadan susmanı öneriyorum.”
“Aksel!”
“Akyel!” Bir hışımla doğruldu yerinden. “Bir daha aynı hatayı yapmayacağım!” Öfke ve kırgınlıkla parlayan harelerine baktım öylece. “Bir daha kardeşimi ölüme göndermeyeceğim ve bir daha… kendini karanlığa hapsetmene izin vermeyeceğim.” Omuzlarını silkti. “İstediğin kadar ‘git’ de. Gitmeyeceğim. Neden biliyor musun?” Cevap vermedim, yanıt beklemedi. “Çünkü senin mezarına ben gittim Akyel. Senin toprağının üzerinde ben yattım, ben sabahladım. Ben kokladım günlerce, haftalarca.” Gözleri aklına gelenlerle an be an doldu. Kıpırdayamadım. Benim yaşadıklarım bir yana, onlarınki bir yanaydı. “Herkes kendi cenazesini izlemek ister. Sen sadece izledin, ben ise yaşadım.” İşaret parmağı göğsüne vurdu birkaç kez. “O yüzden bana istediğini söyle. İster aptal de, ister enayi. Ben gitmiyorum ve gitmeyeceğim. Bunu aklına soksan iyi edersin!” Tam dudaklarımı aralayacağım esnada ahşap kapının sertçe çalınmasıyla birlikte bütün vücudum gerildi. Aksel’in de bakışlarına bir tedirginlik yerleşti. Derin’in gelmesine birkaç saat olduğunu söylemişti. Bu saatte buraya gelecek başka kimse yoktu.
“Kim bu?” diye fısıldadım Aksel’e doğru. Başını bilmiyorum dercesine salladı. Kapı tam o anda yeniden sertçe çaldı.
“Burada olduğunu biliyorum Aksel.” Duyduğum tanıdık ses hemen kapının ardındaydı. En olmaması gereken yerde, en olmaması gereken anda.
“Hassiktir.” diye mırıldandık neredeyse aynı anda. Aksel’in şaşkın ve endişeli bakışlarına benim donuk bakışlarım eşlik etti çünkü kapıdaki sesin sahibi Deniz Karaca’dan başkası değildi. Aksel hızla ayaklandı.
“Ne yapacağız?” Fısıltısındaki endişe elle tutulur nitelikteydi. “Ulan ben bizim yapacağımız işe…”
“Fısıltılarınız buraya kadar geliyor!” Bu sefer seslenen Deniz değildi. Bu Aksel’in daha da paniklemesine neden olmuştu. Sona daha çabuk yaklaşıyor gibiydik. Aldığımız risk çok büyük ve salakçaydı. Ama her saniyesine değmişti. “Aç şunu artık Aksel.” Pars Kanan tam kapının önündeydi. Kapıya umutsuzca bir bakış attı.
“Sorun değil,” diye mırıldandım buruk bir tınıda. Aksel’in bakışları beni buldu. “Elbet öğreneceklerdi.”
“Ama bu çok tehlikeli. Hâle ya da Demir durumu fark ederse her şey boka sarar.” Başımla kapıyı işaret ettim.
“Zaten her şey boka sardı.” Aksel’in omuzları yenilmişlikle çöktü. O da biliyordu, o kapı açılmadan ikisi de gitmeyecekti. Kendi kendine mırıldanarak kapıya doğru ilerledi. Kararsızca tokmağa uzandı. Sonrasında ise kapıyı araladı. İstemsizce nefesimi tutmuş, biraz sonra burada kopacak olan fırtınayı sabırla bekliyordum. Kabul etmeyeceklerdi, çok kızacaklardı. Haklılardı ama bu benim kurtuluşumun tek yoluydu.
“Hele şükür!” Pars’ın homurtusu doldu kulağıma. Vücudumu saran gerginliğe rağmen onun bu hâline tebessüm etmeden edemedim. Onları sahiden özlemiştim.
“Bizi içeri almayacak mısın?” Deniz’in sert çıkan tınısı beni yutkunmaya itti. Çok sinirlenecekti, çok öfkelenecekti.
“Deniz,”
“Aksel,” dedi kardeşimin sözünü keserek. “Haftalardır bir işler karıştırıyorsun ve bunu da her niyeyse ağabeyimin kulübesinde yapıyorsun.” Tınısındaki öfke bakiydi. “Bundan ağabeyimin de haberi var farkındayım. Baş başa görüştüğünüz günden beri seni gördüğümüz günler sayılı. Kaç aydır böyle. Neler dönüyor anlatmak için yalnızca beş saniyen var.” Deniz salak değildi. Bu detayı gözünden kaçırmaması beni şaşırtmamıştı.
“Deniz bak,” Aksel’in geriye savrulması ve Deniz’in içeri girmesi saniyeler içinde gerçekleşmişti. Oturduğum koltuktan kalktım. Kulübenin ortasına doğru ilerledim. Üzerimdeki siyah kapüşonlu bedenimi dikleştirince gerildi. Şimdi tam karşısındaydım. Aylardır görmediğim, tüm dertlerimi paylaştığım en yakın arkadaşım tam karşımdaydı. Mavileri siyahlarımla çarpışınca afalladı. Bakışlarındaki kırılmaya an be an şahit oldum.
“Nasıl?” diye bir fısıltı döküldü dudakları arasından. Bakışları kısıldı. Anlamak istercesine uzun uzun inceledi yüzümü. “Ne?”
“Aksel?” Dakikalardır sesini duymadığım Pars’ın fısıltısı yankılandı küçücük kulübede. “Bu… Bu kim?” Bu sefer vücudu buz kesen bendim. İçimde kendini yabancılayan tarafım ilk defa kaşılık bulmuştu şimdi. Siyah saçlarım, siyah gözlerim ve çökmüş vücudumla tanınmaz hâldeydim.
“Akyel?” Deniz bir adım daha attı bana doğru. Mavileri yaşlarla doldu hafif hafif.
“Saçmalama!” dedi Pars sert bir tınıda. “Akyel’e benzer bir hâli mi var?” Sertçe yutkundum. Eski Akyel’e benzer tek bir yanım yoktu, haklıydı. “Bir şey söylesene sen de.” Hırçın kahveleri isyanla baktı bana. “Akyel falan değilsin, olamazsın. Kimsin sen?” Pars’ın cümleleri zihnimde, en derinlerimde gizlediğim canavara aitti sanki. Ben Akyel değildim. Sahi… ben artık kimdim?
“Deniz, Pars,” Aksel’in ılımlı sesini işitti kulaklarım. Oysa benim bakışlarım sadece Deniz’deydi. Tıpkı onun harelerinin de bende olduğu gibi. “Derin Ağabey gelecek birazdan, o anlatacak neler olduğunu.”
“Başlatma Derin’den!” Deniz’in şaşkınlığı öfkeye evrildi. Gözlerindeki yaşların arkasındaki alevler buradan belli oluyordu. Öfkeliydi, üzgündü, kırgındı. Hepsinde de çok haklıydı. “Ne oluyor lan burada!” diye parladı birden.
Sen bile eski sen değilken arkadaşların nasıl eskisi gibi kalacak Akyel?
“Deniz…”
“Ne demek oluyor bu?” Hayal kırıklığı. Gözlerinden okunan tam olarak buydu. “Sen?” İşaret parmağı bana doğru uzandı. “Sen öldün.” dedi bir kez daha bu gerçeği dillendirerek. “Sen öldün, biz seni… Mezarını…”
“Deniz,” Dudaklarım benden bağımsız kıpırdadı. Gözlerini inanamazcasına birkaç kez kırpıştırdı. “Çıkmaz sokak.” Başımı iki yana salladım. “Çıkmaz sokaktı. Çıkmaz sokak… Ben…” Birkaç büyük adımda yanıma geldi. Vurabilirdi, bağırıp çağırabilirdi… Bunları yapsa, gıkım çıkmazdı. Ama bunların hiçbiri olmadı. Aksine kollar sertçe bedenime dolandı.
“Aptal!” dedi hırsla. “Aptal, aptal, aptal!” Bedeni benden ayrıldı, bu sefer elleri omuzlarıma tutundu. “Demedim mi sana? Beraber çıkış yolu buluruz demedim mi?” Bağırıyordu. Avazı çıktığı kadar hem de. “Nasıl öldürmeye kalkarsın kendini?” Dehşet içindeydi. Tıpkı Aksel gibi ve tıpkı arkasında bıraktığı beden gibi. “Değer miydi lan? Değer miydi!” Bedenimi sarstı sertçe. Bir karşılık vermedim, vermek de istemedim. “Mahvolduk hepimiz! Bittik lan! Hepimiz, her birimiz. Asil, Uzay, Pars, Aksel, ben, Loya… O kız ne hâle geldi? Değdi mi oğlum? Hâle’den kurtulmak için o kızı öldürmeye değdi mi?” Nefesim sıkıştı. Söylediği, sarf ettiği her cümlede haklıydı. Değmiş miydi sahiden? Hem kendimi hem onu öldürmeme değmiş miydi?
“Siz ne anlatıyorsunuz ağabey?” Pars’ın dehşet içindeki tınısı tüm bakışları üzerinde topladı. Koyu kahve gözleri şaşkınlıkla açılmıştı ve hareleri benim üzerimdeydi. “Aksiyon filminde miyiz? Ne dönüyor bu siktiğimin yerinde?”
“Hepiniz bir sakin olun!” dedi Aksel, sesi yükseldi. Göğsü sık aldığı nefeslerle birlikte hareket ediyordu. İki eli de havada, yeşil hareleri bizim üzerimizdeydi. “Hepsinin bir açıklaması var.”
“Dalga mı geçiyorsun?” diye sordu Pars alayla. “Bu adam öldü!” İşaret parmağının hedefi bendim. Öfkeli hareleri ise Aksel’deydi. “Loya bu adamın cesedine sarıldı! Biz hepimiz onun ölü bedenini gördük!” Bakışları bana döndü bu sefer. Yüzü buruştu. “Ne sikim bir oyun oynuyorsunuz burada?”
“Derin Ağabey her şeyi anlatacak.” Aksel’in omuzları yenilgiyle düştü. Haklı olduklarını biliyordu. Deniz’in dudakları arasından histerik bir gülüş peyda oldu.
“Onun başının altından çıktı tabii ki.” Elini sertçe saçlarına daldırdı, çekiştirdi. Ben ise… Küçücük kulübenin ortasında duruyordum. Donuk bakışlarım ise karşımdaki üçlüdeydi. Çok kızgınlardı, kırgınlardı. Ama şunu anlamıyorlardı: bu yolu ben seçmemiştim. Aslında ben ölmeyi bile becerememiştim. “Nerede şimdi?” Deniz’in öfkeli sorusu Aksel’eydi. Ağabeyini soruyordu.
“Birazdan burada olur.” Ağrıyan bacaklarım ve çökmüş omuzlarımla birlikte biraz önce oturduğum deri koltuğa oturdum. Üzerimde dolanan bakışları hissetsem de bakmadım. Yorgundum, çok yorgundum. Artık üzerimdeki bu yükleri taşıyamıyordum. Derince nefeslendim. Dudaklarım benden bağımsız aralandı ve belki de ilk defa bilinçsizce döküldü dudaklarımın arasından yaşadıklarım.
“O gün gerçekten intihar ettim.” Oda buz kesti. Sanki zaman yavaşladı, tersine akmaya başladı. “Beni balıkçı teknelerinden biri bulmuş. Hastaneye götürmüşler.” Dudaklarım seyirdi hafifçe. Gülüşümde alay vardı, üzerimdeki yüklerin ağırlıydı. “Kalbim durmuş. Zor da olsa geri döndürmüşler.” Bu kısımları Aksel de bilmiyordu. Ben de tüm bu olanları Derin’den dinlemiştim. “İntihar etmeden önce… Tüm her şeyi Derin’e anlatan bir ses kaydı atmışım.” Omuzlarımı silktim. “Hatırlamıyorum gerçi, hayal meyal canlanıyor kafamda. Başıma gelenleri anlatmışım, ne dediğimi bilmiyorum bile. Gözümü hastanede açtığımda yanımda Derin duruyordu. Oraya nasıl geldiğim ya da başımdan ne geçtiğini bilmiyordum. Yalnızca… Birinin bana sarılışını anımsıyordum. Sıcaktı, çiçek kokuyordu.” Yutkundum. Onun Loya olduğunu çok sonradan öğrenmiştim. Sevgilimin sıcak teni en son beni öylece sarmalamıştı. Bırakmak istemezcesine. “Derin’e attığım ses kaydında Hâle’nin adını geçirmişim. Hâle’nin bana yaptıklarını anlatımışım. Bunun üzerine Derin araştırmış. O kadının bahsettiği kişi olmadığını, çok derin ve karanlık bağlantıları olan ve asıl adı Asuman Taşköse olan bir kadınmış.” Derince nefeslendim. Kadın hepimizi kandırmıştı. Babamın hayatına zorla girmiş, ailemi dağıtmış ve hedefine beni almıştı. “O kadın hayatıma girdiğinden beri bedenime verdiği uyuşturucular, ilaçlar… Bana dokunduğu anlar, bedenime, ruhuma…” Sertçe yutkundum. Üst üste, sanki boğazımdaki yumruyu söküp atmak istercesine. “Hepsi kayıt altındaydı. Hepsi…” Başımı iki yana salladım. “Ben… Kurtulamadım, ne yapacağımı bilemedim. Kimseye anlatamadım. Loya’nın hayatıyla tehdit etti. Ondan ayrılmazsam…” Titrek bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. “Onu terk etmezsem zarar verecekti. Nefesini kesmesine bir adım kalmıştı. Sadece bir adım…” Demir’in Loya’nın kulisine gizlice sızması tesadüf değildi. Ben ondan uzak durmadıkça ona zarar gelecekti. “‘Sen benimsin’ diyordu sürekli. ‘Senin sahibin benim, sen benimsin’. Küçükken… Bedenime dokunduğu geceler, bunun sadece bir oyun olduğunu söylediği zamanlar… Ben çocuktum sadece. Altı yaşında bir çocuk.” Çenem titredi. “Benim ruhumu çoktan öldürmüştü. Loya nefes alsın diye ben ölmek zorundaydım. Çünkü bu hiç bitmeyecekti. Hiçbir zaman hayatımdan gitmeyecekti.”
“Tamam,” Aksel’in boğuk sesi ilişti kulağıma. Bakışlarımı ona çeviremedim. Bir zamanlar yeşil ama artık siyah olan harelerim duvara sabitli gibiydi. Zihnimin içinde kaybolmuştum. “Tamam, yeter.”
“Onu kapana kıstıracak hiçbir şey yoktu elimde. Tehditleri artık boyumu aşıyordu. Belki akla en kolay gelen yolu seçtim.” Acıyla gülümsedim. “Ama başka bir yol göremedim. Sadece… Biraz olsun nefes almak istemiştim. Biraz olsun bu kapana kısıldığım lanet hayattan kurtulmak, özgür olmak.” Ölü olan ruhum, bedenimi daha fazla taşıyamamıştı. Aynaya her baktığımda onun bana dokunuşunu hatırlamak, vücuduma enjekte ettiği zehirlerin izlerini görmek… Tarifsiz bir acıydı. Kendime acıyordum. Güçlü duramamıştım, yıkılmıştım, yenilmiştim, kaybetmiştim. “Şimdi siz bunları duymaya dayanamıyorsunuz,” Sesim kısıldı. “Ben bunları yaşarken dayanamadım, kaybettim.”
“Ne oluyor burada?” Ne zaman kapı açıldı, Derin ne zaman geldi bilmiyordum ancak temkinli ses tonu ulaşmıştı kulağıma. Bakışlarımı duvardan çekmedim. Kimse onun bu sorusuna yanıt vermedi. Gerginliğin kol gezdiği bu kulübede tek yankılanan kesik kesik nefes alışverişleriydi. Dudaklarımdan dökülenlerin ağırlığı şimdi herkesin omuzlarındaydı. “Deniz?” Derin, Deniz’e seslense de bir cevap alamamıştı. İnce bir ipte yürüyor gibiydik. Tek bir kelime hepimizi dağıtacaktı. “Biriniz konuşacak mı artık?” Derin’in sabırsız sesi yankılandı kulaklarımda. Sabırsızlığın getirdiği öfke vardı tınısında. Hiçbirine bakmadım, bakamadım. Utanıyordum Bu kadar aciz bir adam olmaktan ölesiye utanıyordum. Onların karşısında bu şekilde olmak dehşet vericiydi. Dudaklarımın arasından dökülenler sonsuza kadar benimle kalmalıydı. Bunu bile becermemiştim. Tüm yüklerimi karşımda darmadağın olmuş üç adamın omuzuna acımadan yüklemiştim. Bencil herifin tekiydim. Susmalıydım. Kendime saklamalıydım.
“Söyledim.” Dudaklarım kıpırdadı. Tek bir kelime çıktı, odanın gergin havasına karıştı. “Söyledim.” Bu kadardı. Söylemiştim ve her şeyi daha da mahvetmiştim.
“Akyel,” Uyaran tınısını umursamadım. İfadesizce dudaklarım aralandı yeniden. “Söyledim. Her şeyi.” Donuk bakışlarım dakikalar sonra odanın farklı yerlerine dağılan adamları buldu. Hepsi bıraktığım yerde kalakalmıştı. Yeni gelen Derin ise ardından kapattığı kapının önünde duruyordu. Gözlerinden ne düşündüğü okunmuyordu ancak temkinli yaklaşmaya çalıştığı gergin yüz ifadesinden belliydi. Deniz, Hâle’nin bana uyuşturucu verdiğini biliyordu. Yanlarında geçirdiğim kriz sonrası ona gerçekleri anlatmış, Aksel’den ise saklamayı tercih etmiştim. Ancak Hâle’nin bana dokunduğunu bilmiyorlardı. Ruhumu parça parça çaldığını herkes yeni öğrenmişti. Derin hariç.
“Olmadı de.” Aksel’in adeta yalvaran sesini işittim. Donuk harelerimin yeni rotası belliydi: Aksel Kıran. Başını iki yana salladı. “Yapmadı de.” Yüzü kıpkırmızıydı, tıpkı gözleri gibi. Yeşil harelerinin etrafı kızarmıştı. Yanaklarından süzülen birkaç damla yaşı buldu harelerim. Sertçe yutkundum. Bakışlarımı kaçırdım. “Bir şey desene!” Sesi yükseldi. “Söylesene! Olmadı desene!” Bağırdığı için boynundaki damarlar çıkmış, teni daha da kızarmıştı. Şakaklarında çıkan damarlar belli oluyordu. İnkâr. Bu duygu tanıdıktı. Yaşadıklarımdan sonraki hâlimi hatırlatıyordu Aksel. O zamanki isyankâr Akyel’i.
“Aksel,” dedi Derin sessizce. Temkinli bakışları benim üzerimde gezindi. “Sakin.” Aksel’in dağılmış hâline karşın Deniz ifadesiz, Pars ise köşede sessizdi. Sırtını duvara yaslamış, boş bakışlarla yere bakıyordu. Deniz’in ise koyu mavi hareleri benim üzerimdeydi.
“Nasıl söylemezsin?” Dehşet içindeydi ama alışırdı.
Sen alıştın mı?
Cevap vermedim. Ben bunu kabullenmiştim. Bu acıyı kalbime gömmüştüm. Ruhumun en kuytu köşelerine saklamıştım. Kimse bulamasın istemiştim. Dudaklarımdan döküleceğini tahmin edememiştim.
“Beni iyi dinleyin.” Sessizliği Derin’in sert tınısı böldü. Kaçları çatık, kasları gerilmişti. “Akyel’in yaşadığını kimseye söyleyemezsiniz.” Hepsinin ifadesiz bakışları Derin’i buldu. O ise sert ifadesinden ödün vermeden devam etti. “Bu çok tehlikeli. İşin ucunda sadece Akyel’in değil, Loya’nın da hayatı söz konusu.” Sertçe yutkundum. Söz konusu Loya’nın hayatıydı. O yaşamalıydı, ben yaşamasam da olurdu bu saatten sonra. “Hâle Akyel’in yaşadığını öğrenirse ilk saldıracağı kişi Loya olur.” Bakışlarını hepsinin üzerinde gezdirdi. “Beni anladınız mı?”
“Bu nereye kadar böyle gidecek peki?” diye sordu Deniz boğuk bir tınıda. Dakikalardır ilk defa aralıyordu dudaklarını. “Nereye kadar böyle yaşamaya devam edecek?” Derin iç çekti. Birkaç adım attı, yanımıza iyice yaklaştı.
“Hâle, yani Asuman’ın bağlantılarını bulmaya çalışıyoruz. Kadının arkası sağlam. Akyel’den kolay kolay vazgeçmeyeceğini hepimize gösterdi. Onun ölümünden beri ortada yok. Bir işler çevirdiğini düşünüyoruz. Ne Demir’den ne de ondan bir iz yok. Fırtına öncesi sessizlik gibi her yer. Şu anki işimiz onların yerini tespit etmek.”
“Aylardır bulamadınız mı?” Pars’ın mırıltısı araya girdi. Yere diktiği boş bakışları şimdi Derin’in üzerindeydi.
“İzlerini kaybettirdiler. Hâle bir şeylerin farkına varmaya başladı gibi. Şüpheleri var. Her an ortaya çıkacak gibi.”
“O zaman ne olacak?” diye sordu Aksel bu sefer.
“Hâle’nin daha önceden kullandığı birkaç kimliği tespit ettik. Bağlantılarını bulmaya yakınız. O zamana kadar Akyel’in ortada görünmemesi gerek.” Bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi. “Sizi izliyor olabilirler. Bir daha buraya toplu şekilde gelmeyin. Yakın zamanda yeniden yer değiştireceğiz zaten.” Hepsi kısaca başını salladı. Derin’in omuzları ağır ağır çöktü. “Bu akşam burada kalabilirsiniz. Konuşacaklarınız vardır. Kulübenin etrafında korumalar olacak, merak etmeyin.”
“Sen?” diye sordu Deniz, bakışlarını ağabeyinin üzerinde gezdirdiği sırada. Derin, Deniz’in omuzunu sıktı. “Benim emniyette işlerim var.” Deniz başını sallayıp birkaç adım geri çekildi. Derin onun kendini geri çekişini sıkıntıyla izlese de bir şey demedi. Oda yeniden sessizliğe gömüldüğünde ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi. Ahşap kapıyı açıp ardından çok sert olmayacak şekilde kapattı. Dışarıdan boğuk birkaç ses geliyordu. Korumlarla konuşuyor olmalıydı. Onun odayı terk etmesiyle kimseden ses çıkmadı. İfadesiz gözler, kırgın ruhlar dört duvarın içinde savruldu ve biz sanki dört yabancıymışız gibi sessizliğe gömülmeyi tercih ettik.
★ ★ ★
Loya
Aylardır bu odada tıkılı durumdaydım. Gördüğüm yüzler ise kısıtlıydı. Aksel’i uzun zamandır görmüyordum mesela. Çoğu zaman ya Asil ya da Uzay oluyordu yanımda. Arada sırada ise Berkan uğruyordu kontrol için. Akyel de bu sıralar girmiyordu rüyama. Her gece onun hayaliyle uykuya daldığım adam bir türlü gelmiyordu. Sanki gelmemeye gitmişti.
Geri dönmeyecek bir daha. Dönemez.
Belki de bu gerçeğe alışmalıydım. Onun öldüğünü kabullenmeliydim. Ama bir sorun vardı… Kalbim öyle hissetmiyordu. Onun öldüğünü hiçbir zaman hissetmemiştim. Bir yerlerde kalbi atıyordu, buna inanıyordum. Belki de öyle inanmak istiyordum. Yatakta daha fazla kalmak istemediğimden bacaklarımı hafifçe aşağıya sarkıttım. Serum almadığım nadir saatlerdeydim. Biraz hava almak istiyordum. Çıplak ayaklarım zemine basar basmaz bir titreme aldı vücudumu. Soğuk iliklerime kadar işledi. Kalbimde bir huzursuzluk vardı. Aylardır geçmeyen bir huzursuzluktu bu. Anlamlandıramıyordum.
Adımlarım yatağın karşısında kalan, beyaz gardroba doğru ilerledi. İki kapısını da araladım. İçinde gördüğüm ilk beyaz kapüşonluyu aldım. Altıma da siyah bir eşofman altı seçtim. Üzerimdeki hastane elbisesini bir çırpıda çıkardım. Titreyen ve bir deri bir kemikten ibaret olan vücudumda geçirdim elime aldığım kıyafetleri. Kızıl saçlarımı gelişigüzel bir topuz yaptım. Derince nefeslendim. Kalbim tekledi. Elim istemsizce kalbime gittiğinde birkaç saniye öylece korkuyla bekledim. Vücudumu dinledim. Kalp atışım yavaşladığında ise gri çoraplarımı ayağıma geçirip kenarda duran spor ayakkabılarımı giydim. Kapıya doğru birkaç adım attım. Dışarıdan gelen boğuk sesler ve yüksek tıkırtılarla birlikte kaşlarım çatıldı. Uzay kafeteryada diye biliyordum, Asil de onun yanında olmalıydı. Peki bu sesler kime aitti. Kapının koluna uzandığım an kapım aniden açıldı. Geriye doğru korkuyla birkaç adım sendeledim. Karşımdaki tanıdık yüz kanımı dondurmaya yetti.
“Uzun zaman oldu.” dedi dudaklarındaki tehlikeli gülümsemesiyle. Dudakları her zamanki gibi kırmızı bir rujla bezeliydi. Ancak her zamanki ifadesinin aksine daha tehlikeli duruyordu. Gözleri kızarıktı, siyah saçları darmadağındı. Üzerine giydiği siyah takım ise tozlanmış gibiydi. “Yeniden merhaba Loya. Beni özlemişsindir.”
“O yaptı Loya. O yaptı, biliyorum.”
“Yanlış kişiyle oyun oynuyorsunuz. Bu oyunu ben kurdum, sizi piyon yapan da benim. Beni yenemezsiniz.”
“Nerede benim kardeşim, ne yaptın ona? Ne istedin? Ne istedin ondan, ne?”
Zihnime dolanlarla kalbim göğüs kafesimi döverken bir adım daha geriledim. Dudaklarım aralandı, kapandı… Yeniden aralandı ve tek bir isim döküldü: Hâle. Buradaydı, tam karşımda. Taktığı maskesi olmadan, kimsenin ardına saklanmadan. Büründüğü tehlikenin tam kendisiydi ve karşımdaydı. Derince yutkundum. Akyel’i zehirleyen o kadın tam karşımdaydı. Tüm silahlarını kuşanmış gibiydi.
Kaçış yoktu.
Bölüm sonu.
En uzun bölümlerden biri oldu bu bölüm. En azından bir şeyler aydınlandı diye düşünüyorum. Bu bölümden sonra gerisi biraz hızlı gelişecek gibi. Geçtiğimiz birkaç bölüm fazlasıyla dramatik ve melankolikti kabul ediyorum :/ Bundan sonrası daha aksiyonlu geçecek merak etmeyin. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, kendinize cici bakın <3 Loya'nın yeni yazdığı şarkı "Kızgınım Sana" da şarkılar bölümünde yayında!
Yakında yeni bir kurgu gelebilir bu arada :) Bölüm biriktiriyorum o yüzden henüz yayınlamadım <3 Yeni çıkanlar kısmına yakında koyacağım!




Yorumlar