top of page

22. Bölüm: Bir Hayaletsin

“Gölgelerde yaşamaktı gerçeğin

Bırakıp giden sensin

Kaçıyorsun

Korkuyorsun”



“Bir hoş geldin yok mu?” Gözlerim ağır ağır kapandı, açıldı. Kirpiklerim kırpıştı. Evet, karşımdaki görüntü gerçekti. Dudaklarına yayılan o tehlikeli gülümsemenin bedenimi titrettiği kadar gerçek.


“Niye buradasın?” diye sordum soğuk bir tınıda. Korkuyordum. Karşımdaki bu kadının içinde sakladıklarından deli gibi korkuyordum.


Belli etme Loya. Sakın belli etme.


Dudaklarındaki tebessümü kaybetmeden yanıma doğru adımladı. Bir adım, iki adım, üç adım. Kıpırdamadım. Onun karşısında zayıf durmak istemiyordum. Omuzlarım dikleşti, başım yukarı doğru kalktı.


“Özlemedik mi birbirimizi?” Eli yüzüme doğru uzandı. Yüzüme düşen perçemi parmağına sardı. Gözleri kızıl saçlarımdan yüzüme kaydı. Koyu kahve harelerindeki tehlike kırıntılarıyla birlikte yüzümü uzun uzun inceledi. “Hastaymışsın,” Dudakları büzüldü. “Geçmiş olsuna gelemedim, kusura bakma.” Saçımdaki eli çeneme kaydı, tenimi sertçe kavradı. Dişlerimi birbirine bastırdım. “Geberdin sanmıştım.” dedi adeta tıslayarak. Dudaklarında iğreti duran gülümsemesi yoktu şimdi. Göz bebekleri öfkeden titriyordu. İşte onun gerçeği buydu. Nefret ve öfke dolu bir kadındı.


“Ne istiyorsun?” diye sordum elinden kurtulmadan öylece beklediğim sırada. Hareket edersem daha sıkı tutardı. Tenimde şimdiden elinin izinin çıktığına emindim.


“O, nerede?” Gözleri kısıldı. Anlamazcasına yüzümü buruşturdum.


“Kimden bahsettiğini bilmiyorum Hâle.” Yüzümü geri çekmeye çalıştığım sırada çenemi daha sıkı kavramış, boşta kalan eliyle de kolumu sarmıştı. Burnumdan sert bir nefes verip çeneme sardığı elini bileğinden yakaladım.


“Bal gibi de biliyorsun!” Fısıltı gibi çıkan sesi öfkeden titriyordu. Gözü dönmüş gibiydi. “Yok! O hiç bir yerde yok! Senin yanına geldi, değil mi?” Sık nefeslerim eşliğinde göğsüm hızla inip kalktı. Kalbim hızla atarken bir atak geçirmemeyi diliyordum.


“Bilmiyorum diyorum!” Onun sessizliğine karşılık sesim yükseldi. “Kimden bahsettiğini bilmiyorum!”


“Kes sesini!” diye soludu sinirle. Çenemdeki eli boynuma kaydı. Gözlerim endişeyle açılırken o çoktan nefesimi kesmişti. “O sesini kıs, yoksa kısmasını bilirim.” Sertçe yutkunmaya çalışmıştım, oysa boğazıma sarılan eli buna bile müsaade etmemişti. Derince nefeslendi. Gözleri saniyelik kapandı. Hareleri yeniden mavilerimle buluştuğunda ise gözlerindeki yanan ateşten bir şey kaybetmemişti. “Sana son defa soracağım.” dedi dişlerini sıka sıka. “O nerede?” Değişmeyen yüz ifademin üzerine kalbimi delicesine attıracak kelimeler döküldü dudaklarının arasından. “Akyel nerede?” Vücudum ismini duymamla birlikte titrerken dudaklarım aralandı ancak hiçbir kelime dökülmedi. Bu da ne demekti? Akyel… O…


“O…” Sesim titredi. “Öldü.” Nefes almak istercesine yanıp tutuşan ciğerlerim göğsümü zorladı. “Bari… Mezarında rahat bırak.”


“Bana yalan söyleme!” Çığlık gibi çıkan tınısı üzerine gözlerim kapandı. Boynumdaki eli sıklaştığında güçsüzce biraz daha asıldım koluna.


“B-Bırak!”


“Söyleyeceksin!” Başını salladı. “Bana söyleyeceksin! Nerede olduğunu söyleyeceksin!”


“B-bilmiyorum.” Gözlerim doldu. “Yemin ederim bilmiyorum.” Alev alev yanan hareleri mavilerimin tam içine baktı. Dudaklarım nefes almak için aralanırken buğulanan gözlerim yüzüne bakmayı sürdürdü. Bakışlarımda ne gördüyse boğazımdaki eli hafifledi. Elini bir anda geri çekip başını sol omuzuna doğru eğdi.


“Bilmiyorsun.” dedi anlamaya çalışır gibi. Eli çekilir çekilmez ellerim boğazıma sarıldı. Öksürüklerim odayı sararken ciğerlerime dolan hava daha da yaktı içimi. Hâle neden bahsediyordu? Dizlerim titremeyi bir an olsun bırakmadı. Güçsüz düşen vücudum yere doğru süzüldü. Dizlerim hastanenin soğuk fayansına yaslandı. Titreyen ellerim göğsümü buldu. Başımı iki yana salladım. Bilmiyordum. Akyel ölmüştü. Mezardan başka nerede olacaktı? Yanımda hissettiğim hareketlilikle yanaklarıma süzülen yaşlarla birlikte karşımda tehlikeyle parlayan harelere baktım. Dizlerinin üstüne çökmüş, topuzumu kavramıştı. Başımı aniden geriye doğru çekti. “İşte buna şaşırdım.” dedi dudakları iki yana kıvrılırken. “İlk seni görmeye gelmesini beklerdim.”


“O gelemez.” Başımı iki yana salladım. Sesim kırıldı. “Nasıl gelsin? Onu ellerimle morga gönderdim ben.” Onun karşısındaki bu zayıf duruşum ona daha da zevk verdi. Saçlarımı daha da sert çekti. Dudaklarımdan acı bir inleme saniyeler içinde firar edip dört duvar arasında yankılandı.


“Yanılıyorsun.” dedi fısıldayarak. Kulağıma doğru yaklaştı. Sıcak nefesi tenimi yalarken başımı ondan kurtarmak için çırpındım. Oysa o daha sert tuttu, beni olduğum yerde hareketsiz bıraktı. “Mezar boş.” Dudaklarım titreyerek açıldı.


“Ne?” Başını onaylarcasına salladı.


“Doğru duydun.” dedi daha dingin bir sesle. “Mezar boş. Akyel o mezara hiç girmemiş.” Bedenimdeki tüm güç bir anda çekildi. Kalbim göğüs kafesimi dövercesine atarken kapının ardından boğuk ve ritmik gelen adım seslerini işittim. Hâle saçımı ateşe değmiş gibi bırakıp ayaklandı. “Yine görüşürüz.” dedi dudaklarına kondurduğu tebessümüyle. Başı yeniden sol omuzuna eğildi. “Loya.” Adımı adeta tükürürcesine söyledikten hemen sonra hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kıpırdayamadan, öylece yerimde kalakalmıştım.


Mezar boş.


Akyel o mezara hiç girmemiş.


“Ölmedin.” Nefeslerim sıklaşırken dudaklarım aralandı. “Ölmedin.” Başımı iki yana salladım sertçe. “Sen ölmedin.” Kapı adeta kırılırcasına açıldığı sırada kulağıma boğuk boğuk bir sürü ses geliyordu. Ama benim duyduğum tek ses zihnimdeki sesti. O ölmemişti, yaşıyordu.


“Loya!” Buğulu gözlerim ve adeta kayan bakışlarım Aksel’in yüzünü seçebilmişti. Başımı iki yana salladım.


“Ölmemiş.” Geriye doğru kayan bedenimi kolları arasına alan beden dudaklarımdan dökülenlerle taş kesildi. “Ölmemiş.”


“Berkan! Biri Berkan’a haber versin!”


“Kim girdi bu odaya?”


“Loya sesime odaklan. Gözlerini kapatma sakın.” Kirpiklerim ağır ağır kırpıştı. Dudaklarıma huzurlu bir tebessüm yerleşti.


“Ölmemiş.” Kalbim sakinleşti. Vücudum pelte kıvamına gelene kadar kaslarım gevşedi. Bedenim Aksel’in kolları arasına yığılmıştı. Tıpkı o gün onun kokusunu aldığım gibi. O gün gördüğüm adam oydu. Siyah saçlarına ve siyah giyimine rağmen oydu. Hissetmiştim ama artık emindim. Akyel ölmemişti. Benden gitmemişti.


“Yine ne oldu bu odada?” Berkan’ın sıkkın sesi kulaklarıma dolan son sesti. Zihnim rahatladı. Sanki ayların yükü bir anda kalbimden kalkmıştı. Akyel ölmemişti ve gerisi şu an için önemli değildi.


★ ★ ★


Aksel


Kollarıma yığılan Loya’yla birlikte kalbim göğüs kafesimi dövercesine atmaya başlamıştı. Yeşil harelerim çenesinde, boynunda ve bileğindeki morlukları buldu. Topuz yaptığı kızıl saçları dağılmıştı, gözkapakları örtünmüştü. Yüzünde uzun zamandır görmediğim bir huzur asılıydı. Kollarımda baygın yatmasına rağmen ruhu hafiflemiş gibiydi.


Ölmemiş.


Loya’nın defalarca tekrarladığı kelime yeniden zihnimde belirdiğinde gözümün önünde şimşeklerin çaktığını hissettim. Loya’nın boynundaki morluklar, sayıklamalar… Sertçe yutkundum. Yanıbaşımıza diz çökmüş kimseyi umursamadan tam karşımda bakışlarındaki endişeyle kucağımdaki kıza bakan adama çevirdim.


“Deniz,” Koyu hareleri beni buldu. Gergin yüz ifadem onu da saniyeler içinde derin bir ciddiyete itti. “Derin’i ara. Acil, de.” Deniz’in kaşları çatıldı. Gözleri bir ben bir de Loya arasında gidip gelirken aklına her ne geldiyse kısık bir küfür savurdu dudaklarının arasından. Anlamıştı. Hızlı hareketlerle yerden kalkıp cebindeki telefonuna uzandı. Saniyeler içinde odadan çıkmış, gözden kaybolmuştu.


“Ne oluyor burada ya?” Berkan ve birkaç hemşire Loya’yı yeniden yatağına taşıdığı sırada çöktüğüm yerden kalktım. Asil’in tedirgin bakışları isyankâr tınısına karıştı. “Siz neler çeviriyorsunuz?”


“Asil,” Pars’ın sesiyle Asil’in sorgular hareleri üzerimden çekildi. “Şimdi sırası değil.” Koyu hareleri Asil’in üzerinde büyük bir ciddiyetle gezerken alaylı bir gülüş doldurdu odayı.


“Ne zaman peki?” diye sordu Uzay. Sesindeki alaylı tını odadaki gerginliğin daha da hissedilmesini sağladı. Sırtını yasladığı duvardan ayrıldı. İki büyük adımda Pars ve benim arama girdi. “Haftalardır yoksunuz. Önce sen,” Mavi hareleri bir anlığına bana değdi. Ardından Pars’a döndü. “Sonra sen ve Deniz. Bizi salak mı zannediyorsunuz?” Tınısı iyice sertleşti. “Burada ne sikim döndüğünü anlatacaksınız.” dedi öfkeyle. Asil onaylarcasına başını salladı, kolları göğsünün altında kavuştu. “Artık yalan yok. Yeter.”


“Arkadaşlar,” Berkan’ın bıkkın sesi tüm bakışları üzerine topladı. “Burası bir hastane odası. Kavganızı dışarıda edin.” Asil’in öfkeli bakışlarının yerini tedirgin hareler aldı.


“O nasıl?” diye sordu endişeyle. Berkan gözündeki gözlükleri çıkardı. Eliyle iki gözünü yorgunlukla ovuşturdu.


“Stresten bayıldı. Durumu stabil, tehlikeli bir şey yok merak etmeyin.” Asil derince iç çekti. Omuzları düştü. Aynı anda ben de derin bir nefes çektim içime. Şu anlık tehlikede olmayabilirdi ancak bu odaya giren kadın onun en büyük sınavıydı. Kardeşim o zarar görmesin diye kendinden vazgeçmişti oysa Akyel’in ölmesi bile Loya’yı koruyamıyordu. “Şimdi herkes dışarı. Bırakın biraz uyusun.” Berkan’ın uyarısıyla birlikte odadan ilk ayrılan Uzay olmuştu. Ardından Pars, ben ve Asil onu koridora kadar takip etmiştik. Bizi gören Deniz de peşimize takılmıştı. Şimdi ise hep birlikte hastanenin bahçesinde, kuytu bir köşede bulduğumuz bir bankta oturuyorduk. Asil, Deniz ve Uzay ayaktaydı. Bakışları üzerimizdeydi.


“Daha susmaya devam edecek misiniz?” Uzay’ın gergin ve bir o kadar da öfkeli tınısı dakikalardır ortamda dönen sessizliği kesen yegâne ses olmuştu. Kollarını göğüsünün altında kavuşturmuş, sabırsız bir ifadeyle harelerini üzerimizde gezdiriyordu. Bakışlarımı kaçırdığım sırada bu sefer Deniz’in hareleriyle çakışmıştı yeşillerim. Gerginliği yüzünden okunuyordu. O gerginliğin ardında saklanan bir de çaresizlik vardı. Aramızdaki sır, artık sır olamayacak kadar tehlikeli bir hâl almaya başlıyordu. Loya’nın odasına giren ve ona zarar veren kişinin kim olduğunu adım kadar iyi biliyordum. Bu da onun bir şeyler bildiğini ve kardeşimin hayatının tehlikede olduğunun kanıtıydı. Sadece kardeşimin değil, Loya’nın da hayatı artık daha büyük bir tehlike altındaydı.


“Biraz daha konuşmazsanız çareyi Derin’i aramakla bulacağım.” dedi Asil kaşlarını çatarak. Haftalardır olmayışımız en çok Asil’i yıpratmış gibiydi. Teni soluklaşmış, gözaltları morarmıştı. Her zaman derli toplu olan saçları darmadağındı. Öyle ki, kendisinde düzeltecek gücü bile bulamıyor gibiydi. Buna rağmen omuzları dimdikti, ayaktaydı. Ona özenmeden edemiyordum. Ben onun kadar güçlü olamamıştım. Akyel’in yaşadığı gerçeğine kendimi o kadar kaptırmıştım ki en çok ihtiyacı olduğu zaman arkadaşlarımı yalnız bırakmıştım. Hatalıydım, bunu biliyordum ama kalbim direnememişti. Akyel’in varlığı ruhumdaki yangını söndüren tek şeydi. Nefes almak için ona ihtiyacım vardı. “Bugün herkes her şeyi anlatacak. Sır yok,” Bakışları bana döndü. “Kaçmak yok.” Ardından Deniz’in koyu mavi harelerine değdi. “Yargılamak yok.” En son bakışları Pars’ta durduğunda yanımdaki bedenin gerildiğini hissetmiştim. Pars’ın, Akyel’in yokluğunun Deniz’in suçu olduğunu düşündüğünü biliyordum. Aralarındaki gerginlik herkesi etkiliyordu.


“Anlaşıldı.” diye mırıldandı Pars, karşısındaki sarışının bakışlarından kaçmak istercesine, bakışlarını kaçırdı.


“İyi.” Asil’in aksi tonu ortamın bu kadar gergin olmadığı bir zaman olsa güleceğim kadar çocuksu çıkmıştı. Dudaklarım kısık, neredeyse görünmez bir havayla kıvrıldı. “Şimdi anlatın.” dedi yeniden her kelimesinin üstüne bastıra bastıra. “Dinliyoruz.” Uzay gibi o da kollarını göğsünün altında birleştirdiğinde derince yutkundum. Bu nasıl söylenirdi? Böyle bir oyunun içinde olduğumuza kim inanırdı? Hem… Bunca çektikleri acının bir hiç olduğunu öğrenince hiç öfkelenmeyecekler miydi? Başımı iki yana salladım düşüncelerime karşılık. Her zaman sakin ve mantıklı taraf olan Uzay bile delirecekti.


“Bakın bu…” Deniz’in kısık ama keskin tınısını işitmemle yerdeki bakışlarım ona döndü. Ellerini cebine sokmuş, omuzları gerilmişti. Üzerindeki siyah kapüşonlunun üzerinden bedeninin gerginliği gözle görülüyordu. “Nasıl söylenir, bilmiyorum.” Deniz tam lafına devam edecekken Pars’ın dudaklarından bir anda dökülenler ortamda bomba etkisi yaratmıştı.


“Akyel ölmedi.” Şaşkın bakışlarım hemen yanımdaki bedeni buldu. Bakışları boş, ifadesizce yere kilitlenmişti. Gözlerimi sertçe yumdum. Gerçekten bir işi doğru düzgün beceremiyorduk.


“Sikeyim, bu böyle mi söylenir?” Deniz’in öfkeli tınısı ve uyarı dolu hareleri Pars’ı bulurken karşısındaki genç adam oldukça sakindi. Sırtını banka yaslamış, bacaklarını öne doğru uzatmıştı. Ellerini üzerine giydiği gri ceketin içine sokmuştu, bakışları biz hariç her yerdeydi.


“N-Ne?” diye mırıldandı Asil, sesi titredi. Göğsünün altında öfkeyle birleştirdiği kolları duyduklarıyla açıldı. Solgun yüzü iyice beyazladı. Onun bu hâli içimi acıtırken sessizce oturmaya devam ettim yerimde. Tek kelime çıkmadı dudaklarım arasından. Ne diyecektim? Haftalardır boş yere kendinizi paraladınız, biz de bunu sizden sakladık. Kusura bakmayın, mı?


“Ne diyorsun lan?” Uzay’ın şaşkın sesi ilişti kulağıma bu sefer. Yüzündeki afallama gözle görülür nitelikteydi. “Ne demek, Akyel ölmedi?” Bakışları şaşkınlıkla hepimizin üzerinde gezindi. Belki de doğru söyleyip söylemediğimizi anlamaya çalıştı. Dudakları alayla kıvrıldı. “Dalga geçiyorsunuz.” Başını iki yana salladı. “Başka şaka mı bulamadınız gerçekten?”


“Şaka değil.”


“Bok şaka değil!” Mırıldanmama karşılık yükselen sesiyle omuzlarım düştü. Bakışlarımı ona çevirecek yüzüm yoktu. “Siz dalga mı geçiyorsunuz bizimle?” Sesi iyice yükselirken etraftaki bazı insanların bakışlarını üzerimizde hissettim. Gerginlikle etrafıma baktığım sırada “Uzay,” diye mırıldandım. Kızarık harelerine değdi yeşillerim. “Bağırma, biri duyacak.”


“Tek derdimiz birinin duyması mı şu an?” Kollarını iki yana açtı. “Ulan biz ne hâle geldik, siz iyi misiniz?”


“Kardeşim,” Deniz ılımlı çıkarmaya çalıştığı sesiyle Uzay’a yaklaştı. Ellerini cebinden çıkarıp Uzay’ın omuzlarına yerleştirdi. “Haklısın, çok haklısın ama şu an sakin kalmak zorundasın.” Bakışları bir anlığına Asil’e değdi. “Zorundasınız. Bunu kimse bilmemeli.” Dudaklarını birbirine bastırdı sertçe. Ardından yeniden Asil’de oyalandı gözleri. “Loya bile.” diye mırıldandı. Asil başını iki yana salladı sertçe. Bir adım geriye doğru attı.


“Benden bunu isteyemezsin.”


“Asil,”


“Hayır.” Sertçe yutkundu. Karşımdaki kızın omuzlarındaki yük işte o zaman çarpmıştı yüzüme. Biz yokken dahi Loya’nın yanında duran, onun acısını en yakından paylaşan oydu. Yeri gelmiş onun yüklerini sırtlamaya çalışmıştı. Aylardır kalbi Loya’nın sırlarına ev sahipliği yapıyordu. Akyel için akıttığı her gözyaşı onun omuzunda dinmişti. “Bunu benden isteyemezsin.” Başını yeniden iki yana salladı. “Hayır.”


“Asil bi-” Sarışın yeniden kesti Deniz’in sözünü.


“İsteyemezsiniz!” Sesi titredi. “Aylardır, haftalardır omuzumda Akyel’in mezarına gitmek için yalvaran bir kıza yalan söylememi bekleyemezsiniz! Akyel’in sesi zihninden gitmesin diye haftalarca susan bir kıza… arkadaşıma, kız kardeşime yalan söylememi beklemeyin benden!”


Ölmemiş.


Loya’nın kollarıma yığılmadan önce dudaklarından dökülen son kelime belirdi yine zihnimde. Tüm vücudum kasıldı. Kalbim gerginlikle göğüs kafesimi döverken bakışlarım Asil’in kızarmış, gözyaşlarıyla kaplı yüzünü buldu. Deniz karşısındaydı, onu ikna etmeye, sakinleştirmeye çalışıyordu. Oysa Asil onu kendine yaklaştırmak şöyle dursun, sakinleşmeyi reddediyordu. Sertçe yutkundum. Asil ikna olmayacaktı ancak atladığımız bir şey vardı. Odaya giren kişi Hâle’den başkası olamazdı ve eğer Hâle Akyel’in yaşadığını biliyorsa… Artık bunu Loya da biliyordu. İşte tam da bu yüzden odasına girmiş, onu sıkıştırmıştı.


“Biliyor.” diye mırıldandım kendi kendime. Ortamdaki uğultular bir anda duruldu. Tüm bakışların yeni hedefi bendim, biliyordum. Donuk bakışlarım karşımda az önce tartışan Asil ve Deniz’i buldu. Asil’in yanağından akan yaşlar durulmamıştı. Gözleri kızarıktı, bedeni bir kuş gibi titriyordu. “Loya biliyor.” Asil’in dudakları arasından titrek bir nefes firar etti. Deniz’in gerginliği tüm vücudunu sararken yanımdaki bedenin de ondan farkı yoktu. Çaprazımda duran Uzay ise olan bitenin karışıklığı karşısında nutku tutulmuş gibiydi.


“Ne demek biliyor?” diye sordu Deniz endişeyle. Uzay’ın anlamaz bakışları yüzünde dolandı. Oysa ben endişesinin nedenini biliyordum. Loya biliyorsa Hâle de biliyor demekti ve bu Akyel’in canının tehlikede olduğunun göstergesiydi.


“Bayılmadan önce ‘ölmemiş’ diye sayıklıyordu.” Yeşillerim Deniz’in koyu harelerine tutundu. “Biliyor, Deniz.” Tam o sırada Deniz’in telefonu acı acı çaldı. Asil yüksek seste ürkerken Pars’ın donuk bakışları Deniz’e dönmüştü. Uzay’ın anlamaya çalışan hareleri hepimizin üzerindeydi.


“Efendim Ağabey.” dedi Deniz telefona doğru, arayan Derin olmalıydı. Dikkatle karşımdaki genç adamı inceledim. Kaşları ağır ağır çatıldı. “Ne diyorsun ağabey?” dedi anlamazcasına. “Kulübede tabii, nerede olacak?” Konunun Akyel olduğunu anladığım an bacaklarım benden bağımsız haraketlendi. Aniden kalkıp iki adımda Deniz’in yanında buldum kendimi.


“Akyel yok!” Derin’in telefondan gelen cızırtılı sesi adeta bir haykırış gibi yankılandı kulağımda. O an zaman durdu. Dudakları arasından dökülen o iki kelime herkesin hareketlerini kesti. Hâle’nin bugün buraya gelmesi bir tesadüf değildi. Bir şeyler öğrenmişti. Nasıl öğrendiğini bilmiyordum ama her ne olduysa Derin’in araştırmasının önüne geçmiş, Akyel’e ulaşmıştı.


Akyel’e ulaşmıştı.


Kalbim endişeyle atarken ellerim küçük bir çocukmuşum gibi titredi. Akyel’in Hâle’nin elinde olması kaçtığı hapisaneye girmesi demekti. Özgür olmak için kanatlarını kıran kardeşim, hapsolduğu cehenneme geri dönmüştü.


Yine ve yeniden.


★ ★ ★


Yazar’dan


Loya’nın saatler öncesinde kalbinde yer edinen korkunun benzeri şimdi başka bir kalpte can bulmuştu. Eski gücü yoktu, ruhu tükenmişliğin arafında sallanıyordu. Oturduğu sandalyede başı öne eğikti. Eskiden sarı ama şimdi siyahın en koyu tonuyla bezeli saçları alnına dağılmıştı. Göğsü aldığı sık ve derin nefeslerle hızla inip alçalıyordu. Elleri arkasından zincirle bağlıydı. Ayakları da sandalyenin ayaklarına zincirlenmişti. Gözleri kapalıydı. Açmak istemiyordu. Özgür olmak için feda ettiği bedeni yine esaret altındaydı. Dudaklarının arasından kısık bir nefes peyda oldu. Soğuktu. Üzerinde kısa kollu tişörtten ve siyah kot pantolondan başka bir şey yoktu. Kendisi dışında kimse olmadığı bu izbe yerde rutubet kokusuyla baş başaydı. Sıkı sıkıya kapadığı gözlerini açtı  yavaş yavaş. Başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinin önüne düşen birkaç tutamı savurmak istercesine başını iki yana salladı. Taktığı gözlük gözünde değildi, hemen sağında yerdeydi. Camları kırılmıştı. Ellerini hareket ettirdi yavaşça. Hareket etmesiyle birlikte zincirler şıngırdadı. Aynı zamanda zincirin soğuk demiri bileğini daha da sıkmıştı. Başını geriye attığı sırada metal kapı bir anda gürültüyle açıldı. Akyel’in bakışları aniden oraya döndü. Gördüğü yüz beklemediği ama tanıdığı biriydi. Karşısında Hâle’yi görmeyi bekliyordu. Kulübeden apar topar bir koruma tarafından çıkarılmış ve bir arabaya bindirilmişti. O zaman anlamıştı. Bunlar Derin’in koyduğu adamlar değildi.


“Uzun zaman oldu Kıran.” dedi karşısındaki genç adam güler yüzüyle. “Özledim seni.”


“Kısa kes Demir.” dedi Akyel dişlerini bastıra bastıra. Demir Yücesoy buradaydı. Tam karşısında, tehlikeli bir gülümseme eşliğinde kendisine bakıyordu.


“Peki,” diye mırıldandı genç adam. Rutubetli duvar kenarında duran siyah sandalyeyi aldı. Sandalyeyi ters bir şekilde Akyel’in önüne bıraktı, ardından tam karşısına oturdu. “Seni bulmak zor oldu.” Koyu kahve hareleri kısıldı. Akyel’in midesi bir anlığına sertçe kasıldı. O gözler… Aynıydı. Aynı Hâle’nin gözleriydi karşısındaki hareler. “Hâle bu süreçte iyice kafayı yedi.” Sandalyenin sırtına tutundu. “Bugün Loya’yı ziyaret etmiş diye duydum.” dedi tınısına gizlediği keyif kırıntılarıyla. Hareleri dikkatle karşısındaki adamın perişan hâlini izledi. Onun gerginliğinden an be an keyif aldı. “Tabii, mezarını boş bulunca…” Yeniden öne eğildi. Kollarını sandalyeye yasladı. “Delirmiş olmalı. Loya’ya gittiğini düşünmüştür.”


“Ne istiyorsun, Demir?” diye sordu Akyel sertçe. Sesi yorgundu ancak Loya’nın hayatı söz konusuyken öfkesi bakiydi. Karşısındaki adam omuzlarını silkti umursamazca.


“Loya’yı.” Akyel’in bakışları kısıldı. “Ulan,” diyerek öne atıldığı sırada zincirler bileklerini kesti, yerinde kalakaldı. Demir’in ise keyfi yerindeydi. Dudaklarına yayılan alaylı gülümsemesi de bunun kanıtıydı. “Sakin ol küçük Kıran.”


“Yetmedi mi Demir?” diye sordu Akyel bu sefer. Demir’in kaşları anlamazlıkla çatıldı. Akyel çenesini sıktı. “Hayatımı sikip attınız diyorum.” dedi zar zor. “Yetmedi mi?” Demir’in bakışları donuklaştı. Yıllarca annesinin maşası olmuştu. Pis işlerini yapmıştı, Kıran ailesine katlamış, kötü damgalanmaya razı olmuştu. Bunlar sadece onun gözüne biraz olsun girmek içindi. Oysa Hâle’nin gözü Akyel’den başkasını görmemişti yıllarca. Hiçbir zaman bir anne olmayı becerememişti. Takıntılı, hastalıklı bir kadındı sadece ama iyi bir silahtı. Akyel’in elinde olması kontrolü onun ellerine vermişti.


“Sen, benim için bir anahtarsın Akyel.” dedi ifadesizcesine. “Hâle’yi kontrol edebileceğim tek anahtar.” Gözleri dikkatle karşısındaki adamı süzdü. Eski gücünün olmadığını biliyordu, bunu görebiliyordu. Ve bunu kullanacaktı. “Hâle sadece senin değil, benim de hayatımı çaldı.” Yüzünü karşısındaki adama yaklaştırdı. “Ben de benden aldığı her bir şeyi misliyle geri alacağım. Bunun için senin hayatını mahvetmem gerekse bile durmayacağım.” Akyel’in kalbini kaplayan çaresizlik omuzlarını düşürdü. Anne ve oğul intikamının tam ortasına kalmıştı.


“Siktirin gidin.” diye mırıldandı güçsüzce. Öfkelenecek gücü bile kalmamıştı. Bıkmıştı. Tek kelimeyle yaşamaktan ve nefes almaktan bıkmıştı. Özgür olmak için çıktığı bu yolda hiç beklemediği bir kafese kapatılmıştı. Yeniden kapana kısılmıştı. Ama bu sefer kolay pes etmeyecekti. Derince nefeslendi. Buradan çıkmalıydı. Bilekleri hareket etti, bir kez daha şıngırdadı zincirler. Demir’in dikkatli hareleri Akyel’in üzerindeydi. Genç adam başını ağır ağır kaldırdı. Artık başını eğmeyecek, tam gözlerinin içine bakacaktı. Savaşması mı gerekecekti? Özgürlüğü için artık teslim olmayacaktı. “Sen benim hayatımı mahvedeceksin ya Demir…” Demir’in kaşları çatıldı. Alaylı tebessüm şimdi Akyel’in dudaklarında asılıydı. “Buna boyun eğeyeceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun.” Başını ağır ağır iki yana salladı. Tutamları alnına sürtündü, siyah hareleri kısıldı. “Artık değil.” Demir’in gözlerindeki afallama Akyel’in omuzlarını dikleştirdi. İçinde alev alev yanan intikam ateşi Akyel’in gözlerine yansımıştı. Karşısında perişan ve bitik hâlde dursa bile sessizliğini bozmuş, Demir’e baş kaldırmıştı. Bu Demir’in hiç beklemediği bir şeydi.


“Bunu göreceğiz.” dedi kısık bir tınıda. Ardından oturduğu sandalyeden kalktı. Kenara koymak yerine eliyle alıp köşeye doğru savurdu. Sandalye sesli bir şekilde soğuk beton duvara çarptı. Sanki sessizliğin sonlandığının, fırtınanın geldiğinin habercisiydi. Akyel bu sefer başını öne eğmeden, dik bakışlarla çekip giden adamın sırtına sapladı bakışlarını. Pes etmeyecekti. Daha kavuşması gereken bir Loya’sı vardı.


Pes edemezdi.


Bölüm sonu.



Yorumlar


ChatGPT Image Aug 17, 2025 at 07_42_19 PM_edited.png
Bu siteye yüklenen şarkıların ve kitapların tüm hakları bana aittir.
bottom of page