25. Bölüm: Acıların Prangası
- melisasamatt
- 4 Haz
- 14 dakikada okunur
“Yollarımız ayrı
Aşkımız sanrı
Artık değiliz aynı”
Loya
“Tüm giriş çıkışlar kontrol edilecek. Bizim haberimiz olmadan bir kuş bile uçmayacak. Anlaşıldı mı?” Derin’in emirleri biraz önce boşaltılan hastane koridorunda yankılandı. Akyel’in odası bu kattaydı. Aynı şekilde benim de alt kattaki odamı onun odasına taşımışlardı. İkimizi olabildiğince bir arada tutmaya çalışıyorlardı. Tehlikede olan yalnızca Akyel değildi. Hâle’nin ikincil hedef olarak gördüğü kişi bendim. Olası bir fırsatta bana saldırmaktan çekinmeyecekti. Bunu görmüştük. “Akyel’le Loya’nın odaları birleştirildi. İçeriye onlarla ilgilenen hemşire, Akyel’in doktoru Sarp ve Berkan harici kimse girmeyecek. Yalnızca bu üç kişi.”
“Bizi de mi içeri sokmamayı planlıyorsun?” diye sordu Deniz imayla. Sırtını ardındaki beyaz duvara yaslamış, boş gözlerle ağabeyini izliyordu.
“Sık olmamak şartıyla girebilirsiniz.” diye yanıtladı Derin kardeşini.
“Arkadaşlarımızı görmek için kimseden izin alacağımızı sanmıyorum.” Bu asi tını Asil’e aitti. Tıpkı Deniz gibi duvara yaslanmış olsa da birbirlerinden oldukça uzak duruyorlardı. Sabahın erken saatinde buradaydılar. Aslında zaten hiç gitmemişlerdi. Akyel’le yaşadığımız yakınlaşmadan birkaç saat sonra hepsi odaya doluşmuştu. Erkekler Akyel’in odasındaki koltuğa sığışmaya çalışırken Asil benim odama gelmişti. Sabahın erken saatlerinde ise Deniz tarafından uyandırılmış ve soluğu Akyel’in odasının önünde, Derin’in emirlerinin karşısında almıştık.
“Asil…” Derin’in uyarıcı tınısı Asil’in delici bakışlarına etki etmedi. Haftalardır gördüğüm enkazın altından asiliğiyle tanıdığım Asil Ege Çağlar geri gelmişti. Bunu yakıcı bakışlarından anlayabiliyordum. Kimseye eyvallahı dahi olmayacaktı ve sanırım buna Deniz’den başlamıştı.
“Haftalardır ben Loya’nın yanındayım sen değil. Akyel’i korumaya çalışıyor olabilirsin ama Akyel de Loya da benim kardeşim, ailem. Onlarla görüşmeme engel olamazsın.” Derin iç çekti yalnızca. Ardından daha ılımlı bir tınıda aralandı dudakları.
“Bakın, anlıyorum ama bu durum çok ciddi. Hiçbir hata, hiçbir ihmal olmamalı.” Karşısındaki gençleri süzdü dikkatle. “Çok dikkatli olmalısınız.”
“Tamam Derin.” dedi Deniz araya girerek. Koyu mavi gözleri her birimizde dolaştı. “Bence hepimiz anladık.” Derin yalnızca başını salladı. Ardından korumaların ve polislerin yanına dönüp onlara talimatları vermeye devam etti.
“Loya.” Adımın seslenilmesiyle birlikte yaslandığım suvardan doğruldum. Odamın kapısının hemen yanındaydım. Adım seslerinin geldiği yöne döndüğümde ise görüş açıma giren yüz tanıdıktı. Berkan siyah kemikli gözlüklerini takmış, ciddi bir edayla bana doğru ilerliyordu. “Sen bu olaylardan kesinlikle uzak duruyorsun.” dedi gelir gelmez. “Akyel nasıl o odadan çıkmayacaksa sen de yatağından çıkmayacaksın. Daha tedavin devam ediyor.” Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Bu olaydan uzak duramayacak kadar içine batmış durumdayım, Berkan.” dedim alaylı bir tınıda. O ise benim bu imama aldırmadan ciddi yüz ifadesini sürdürdü.
“Odaya Loya.” dedi yeniden itiraz istemezcesine. Odamın beyaz kapısını araladı. Ardından içeri geçmemi işaret etti. Ona daha fazla direnemeyeceğimi bildiğimden omuzlarım yenilmişlikle düştü. Adımlarım odaya yöneldi. Akyel’in odası benimkinden daha büyük olduğu ve Hâle bir kez girmeye tenezzül ettiği için bir kat aşağıda, Akyel’in yanına taşınmıştı yatağım. Onun yatağı cam tarafına daha yakınken benimki kapı tarafına daha yakındı. Yataklarımızın arasında iki monitör ve birkaç medikal araç duruyordu. Yataklarımızın arasında çok mesafe olmasa da birbirine uzaktı. “Yatağa.” Berkan’ın uyarı dolu sesi üzerine gözlerimi devirip uyuşuk adımlarla yatağıma ilerledim.
Üzerimdeki bakışları hissetsem de Akyel’in olduğu tarafa bakmadım. Sakince kalçamı yatağa yaslayıp ayaklarımı uzattım. Berkan da hemen yanıma gelmiş ve koluma her zamanki vitamin serumunu bağlamıştı. Bir yandan da dikkatli bakışlarını üzerimden neredeyse hiç çekmemişti.
“Ne hissettiğini bilemem.” dedi kısıkça. Kemikli gözlüklerinin üzerinden birleşti bakışlarımız. “Doktorun olarak stres yapmaman gerektiğini söyleyebilirim. Bir operasyon daha geçirmen gerekebilir ve herhangi bir kriz seni daha kötü yapabilir. Ama bir arkadaşın olarak… Stres yapmanı da bu olayın korkunçluğunu da anlıyorum ve senin yanında olduğunu bilmeni istiyorum.” Başını iki yana salladı. “Bu yaşadıkların… Yaşadıklarınız… Kolay değil. Kimse bir an önce toparlanmanızı beklemiyor.” İşini bitirdiğinde ellerini beyaz önlüğünün cebine soktu. “Kendinize zaman verin.” dedi şefkatli sesiyle. “Kendine zaman ver Loya.” Dudakları buruk bir tebessüm eşliğinde kıvrılırken ona eşlik ettim. Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım usulca. Berkan benim ardımdan Akyel’in yanına ilerledi.
“Sarp birazdan seni kontrole gelecek.” dedi ciddiyetle. “Ama dediklerim senin için de geçerli Akyel. Şu sıralar kendinden başka kimseyi düşünmemelisin.” Akyel’in ne dediğini duyamıyor, mimiklerini göremiyordum. Sessizdi. Fazla sessizdi. Berkan da onun cevap vermeyeceğini anlamış olmalı ki derince iç çekip birkaç adım geriledi. Bu sefer hareleri ikimizin de üzerinde gezindi. “Kendinize dikkat edin. Kontrole yeniden geleceğim.” Sessiz bir onay verdiğimde gözleri son kez Akyel’e değmiş ve odadan ayrılmıştı. Onun odadan çıkmasıyla odayı kaplayan derin sessizlikle yerimde rahatsızca kıpırdandım. Dünkü yakınlaşmamızdan sonra hiçbir şey konuşmamış, sessizliğe gömülmüştük. Bu sessizlik beni rahatsız ederken Akyel’i kendi zihnine kapatmış gibiydi. Bakışları bir an olsun bana dönmüyor, karşısındaki duvarı izliyordu.
Sessizce iç çektim. Onun bana bakmamasından fırsat bulup bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Alışkın olduğum sarı saçlarının bu siyahlığına hala adapte olamamıştım. Ben onun her şeyine aşıktım ama sanırım kendine bile yabancılaşmasına sebep olan bu siyahlıklara hiçbir zaman âşık olamayacaktım.
“Böyle susacak mıyız?” Sabırsız sesim odada dakikalardır yankılanan tek sesti. Gözlerim bir umut Akyel’in üzerinde dolaştı ama onun yeşilleri bana dönmemekte ısrarcıydı.
“Konuşacak bir şey bırakmadım.” dedi ifadesiz bir tınıda. Soğuk sesi tüylerimi ürpertti, sertçe yutkundum. O ise omuzlarını silkti. Dudakları yeniden aralandı. “Ne diyebilirim ki? Senden özür dileyemem, yaptığımın bir affı yok. Sana dokunamam, seni bu kadar mahvetmişken kokunu içine çekebilmem haksızlık.” Duraksadı. “Aslında… Şu an aynı odada olmayı bile hak etmiyorum. Bana sesinle aynı havayı solumak bile yasak olmalı.” Uyumadığını belli eden kızarık hareleri duvardan ayrıldı, gözlerime ulaştı. “Sana zarar verebileceğim, seni incitebileceğim, kokunu duyabileceğim her yer, her şey benden uzak olmalı.” Dudakları alayla kıvrıldı. “Hoş, dibimde olup dokunamamak da acımasız bir ceza sayılır.”
“Ben buradayım Akyel.” Başını salladı ağır ağır.
“Olmamalısın.” dedi acıyla inlercesine. “Sana bu kadar acı çektirmişken yanımda olmamalısın.” Dolan gözlerini saklamak istercesine kaçırdı benden. Başını duvara yasladı. Ardından gözleri karşısında duran boş duvarı buldu yeniden. “Belki de bizim sonumuz budur, Loya.” dedi sessizce. “Belki de biz kaybetmişizdir. Bu sefer yenilmişizdir.” Onun bu bitkin hâli canımı yakıyordu. Gücünü toplamaya çalışıyordu ama aynı zamanda da tökezliyordu. Geçmişte yaşadıkları ayağında birer prangaydı. Onları atmalıydı. Derince soludum kendimi hazırlamak istercesine. Akyel bugün içinde ne var yoksa dökmeli ve ayağa kalkmalıydı. İkimiz için her şey çok geç olmadan ikimiz de ayağa kalkmalıydık. Kalplerimiz yorgundu bizim. İyileşmemiz için acılarımızın prangalarını atmalıydık üzerimizden.
“Akyel,” diye mırıldandım. Yeşilleri bana döndü, sorarcasına baktı. “Bugün bir günlüğüne de olsa eskiye dönelim mi?” diye sordum aylar öncesinde yaşadığımız günkü gibi. Yine bu hastanenin bahçesinde ona acılarımı haykırdığım vakit tüm günü birlikte geçirmiş, eskiye dönmüştük. Bir günlüğüne de olsa ikimizin yaralarına da yara bandı takmıştık. Bugün de öyle yapabilirdik. “Eski Loya ve Akyel olalım. Birbirimize sığınalım.” Bu bir barış teklifi değildi. Acıları sineye çekmek hiç değildi. Aksine ayağa kalkmamız için birbirimize yarattığımız alandı. Eski Loya ve Akyel birbirine delicesine âşık iki küçük çocuktu. Aşkımız bir şey kaybetmemişti ama biz büyümüştük. Acılı Loya ve Akyel nasıl davranır bilmiyorduk.
“İkimiz de böyle kötü durumdayken bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.” dedi kısıkça. Burukça gülümsedim.
“Eskisi gibi, bir günlüğüne yaralarımızın üzerine yara bandı örtelim ve bir daha asla konusunu açmayalım, olmaz mı?” Sertçe yutkundu. Zihninde bu fikrimi kendi terazisine koydu. Gözleri tereddütlüydü ama buna ihtiyacı olduğu da barizdi.
“İkimizin de duyduğu şeyler hoşuna gitmeyecek.” dedi emin olmak ister gibi. Başımı salladım.
“Bunu biliyorum.” dedim kısaca. Kendimden emin bakışlarım üzerine omuzları yenilmişlikle çöktü. Kabullenmiş olmasına rağmen içinde bir yer yapmamasını söylüyordu. Anlayabiliyordum. Ben de öyleydim. İçimde bir yer susmamı diğeri artık haykırma vaktimin geldiğini söylüyordu. Sanırım bu sefer haykırma sırası bendeydi.
“Bundan sonra eskisi gibi olmayacak hiçbir şey, biliyorsun değil mi?” Başımı salladım.
“Belki eskisinden daha iyi olur.” Birkaç ay önce bütün umutlarımın yıkıldığına, hayatımın söndüğüne emindim. Ama Akyel’in dönüşü bunu değiştirmişti. Sanırım onun ölmemiş olması kalbimi saçma bir umutla donatmıştı ve ben her zamanki gibi o umudun peşinde koşmaktan geri kalmıyordum.
“Loya,” dedi bana inanmayan bir tınıyla. Omuzlarımı silktim.
“Dene Akyel.” dedim kısaca. “Bir kez olsun dene.” Soluklandı. Birkaç dakikalığına sessizliğe gömüldü. Belki de zihninde neleri anlatıp neleri anlatmaması gerektiğini tartıyordu. Kalbimin hasta olduğunu artık o da biliyordu. Daha da kötülememem için bazı şeyleri anlatmayacağını biliyordum. Yine de bir şeyler duymaya ihtiyacım vardı. İçimdeki kız çocuğu onun yaşadıklarını kaldırabilirdi. Kaldıramayacak olan bedenimdi. Ruhum bunca zaman onun ölü olduğu gerçeğiyle savaşmıştı. Yaşadıklarını duyabilirdi.
“Yıllar önce başladı her şey.” dedi dudaklarını aralayıp. Bakışları bende değildi. Karşısındaki boş duvara odaklıydı. Yutkunup yerimde dikleştim. Başımı arkamdaki duvara dayasam da bakışlarım onun üzerindeydi. “Seninle ilk sevgili olduğumuz zamanlar… Hatta belki de daha öncesi.” Biz Akyel’le beş yaşından beri tanışıyorduk. Çocukluğumuz, ergenliğimiz, yetişkinliğe adımlarımız… Her anımızda vardık. Birbirimizin hayatındaydık. “Hâle hayatımıza yeni girmişti. Aksel annemle gitmişti, ben ise babamla yaşıyordum. Biliyorsun zaten.” Görmese bile başımı salladım. “Babamla Hâle çok kısa süre içinde evlendi. O kadın artık evimizdeydi. Umursamadım. Kalbim annemin beni bırakıp gidişiyle yeterince kırıktı. Odamdan çıkmıyordum. Aksel’le uzun zamandır görüşemiyorduk. Annem izin vermiyordu.” Öyleydi. Lalin Kıran Aksel’i almış, Akyel’i bırakmıştı. Akyel’le Aksel uzun zaman görüşememişti. Yaz tatillerinde denk gelir hâle gelmişlerdi bir süre sonra. “İlk dokunmalar o yaşlarımda başladı.” dedi donuk bir sesle. “Beni giydirmeye çalışıyor, kapı çalmadan odama giriyor, ben uyurken bana dokunuyordu.” Nefesimi tuttum. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Dudaklarım duyduklarımın etkisiyle hafifçe aralandı. O ise bunların hiçbirini fark etmeden devam etti konuşmasına.
“Zamanla her şey daha da arttı. Karşı koymaya başladığım o anlarda,” Hareketsizce duran elleri bir anda titredi. “Zapt etmenin bir yolunu bulmuştu. Adımı kullanarak uyuşturucular alıyordu. Bazen uyurken enjekte ediyordu. Sabah uyandığımda hareketsizce kala kalıyordum yerimde. Kıpırdayamıyordum. İşte o zaman… İstediğini yapıyordu. İpler onun elindeydi. Bir türlü kurtulamadım.”
“Akyel.” diye mırıldandım acıyla inlercesine.
“Sadece ruhumu değil,” dedi boğuk bir tınıda. “Zihnimi de öldürdü o Loya. Benliğimi çaldı, çocukluğumu yıktı.” Başını duvardan kaldırmadan bana doğru döndürdü. Yeşil hareleri acıyla boyanmıştı. Kısık gözleriyle baktı gözlerime. “Seni de aldı benden. Senin hayatınla sayamadığım kez tehdit etti beni. Nefesini kesmekle, bedeninle, ruhunla… Hatta o gün, Eray’la yaptığınız konser sonrası olanlar… Tesadüf değildi. Bana yapılan bir uyarıydı.” Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Kulisteki o adam.” Başını salladı.
“Demir’di.” dedi ifadesizce. “Hâle’ye hizmet ettiği zamanlar.”
“Ama bu…” Diyecek kelime bulamıyordum. Duyduklarım bütün kelimelerimi yerle bir etmişti sanki. Sözcüklerim lâl olmayı seçmişti. “Nasıl… Yani… Neden… Ben…”
“Çünkü onlar insan değil.” dedi sertçe. “Bizi piyon gibi gören, kendilerini bir hırs uğruna kaybeden iki hasta.” Haklıydı. Hâle’nin adımları hem stratejik hem de dürtüseldi. Duygularını kontrol edemiyordu ancak Demir’i bir vezir edasıyla öne sürüyordu. Yaptığı her şey amacına hizmet ediyordu. Ta ki planlamadığı bir durum olana dek: Akyel’in intiharı.
“Peki sen…” Sertçe yutkundum. Dolan gözlerimden kurtulmak istercesine iki yana salladım başımı. “Sen niye vazgeçtin Akyel? Savaşmaktan, benden, kendinden… Neden?” Bakışlarını benden kaçırdı yeniden. Her gördüğümde kalbimi eriten yeşilleri benden uzaklaştı, titredim.
“Hâle’nin hareketleri tehlikeli bir hâl almaya başlamıştı.” dedi yeniden karşısındaki duvara odaklandığı sırada. “Ben ondan kurtulmak isterken o beni bataklığın en dibine çekmeye çalışıyordu. Onu ihbar edebileceğim bir kanıt yoktu elimde. Oysa onun vardı. Tüm madde teslimatları benim adıma yapılıyor, Demir benim kılığıma girip paketi teslim almaya gidiyordu. Bütün kamera görüntüleri ve belgeler benim aleyhimeydi. Ama sadece bu da değildi.” Sakince soludu. “Seni koruyamayacak kadar güçsüz düşmüştüm. Demir’in seni sıkıştırdığı gün… Her şey o gün değişti.” Sessizleşti. Duvara dalan gözlerinin önünden tüm yaşadıkları geçiyor gibiydi. Yüzü ifadesizdi ancak hatları sertleşmişti. “Ben ne kadar çabalarsam çabalayayım, bunu sana belli etmemek, seni korumak için elimden ne gelirse gelsin yetmedi Loya.” Dudakları acıyla kıvrıldı. “İntihar etmeden birkaç saat önce…” Acımasızca savurduğu kelimeler kalbimi deldi. “Sana geldim. Son kez kokusunu solumak, kollarında uyumak istediğim tek insan sendin. Gözlerim son kez seni görsün, baktığım son yüz senin olsun istedim. Sen uykuya daldıktan sonra bir arama geldi… Hâle’den. Senin yanında olduğumu öğrenmişti. Bir sürü tehdit savurdu ama o kadar yorgundum ki Loya…” Sesi kısıldı. Ne kadar yorgun olduğu ve savaşmaya gücü kalmadığı sesinden dahi belliydi. “Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. En başında… Senden ayrılmamın nedeni de buydu.” Yutkundum. Bunu tahmin edebiliyordum ancak duymak farklı hissettirmişti. Tanımlayamıyordum. Mutlu değildim, üzgün değildim yalnızca tamamlanmış gibiydim. Çünkü içten içe ben bunu zaten biliyordum.
“Kalbini acımasızca kırdığım her an için özür dilerim Loya.” dedi boğuk bir sesle. “İstersen beni bir daha görme, bana bağır çağır, istediğini de, kabulüm.” Bakışları yeniden bana döndü. Gözbebekleri titredi. “Ama bir daha senden mahrum kalamam. Sana yaklaşmasam bile seni görmeden yapamam. Bunu bir daha kendime yapmamı isteme benden.” Nefesim hızlandı. Ona âşık olan tarafım kalbimdeki baskın taraftı ancak ilk defa onun bu söylemlerine karşılık kırgın tarafımı dinledim.
“Sen beni kendinden iki defa mahrum ettin.” dedim kısmen sert bir tınıda. Ademelması hareketlendi. “Sen beni kendi yokluğunla sınadın.” Bir kez daha tekrarladım ve ekledim. “İki kez.” Başımı iki yana salladım. Bu sefer bakışlarını kaçıran taraf bendim. Belime kadar örtülü olan beyaz pikeyi avuçlarımın arasına hapsettim. Sıkıca kavradım. “Bunu sindirmeme izin ver.” dedim sessizce. “Daha kendinden vazgeçtiğini bile sindirememişken geri dönmeni o kadar kolay sindiremem.” Sıkkınca nefeslendim. “Ama senden de kolay kolay vazgeçemem, bunu biliyorum.” Başımı arkamdaki duvara yasladım. Bakışlarını üzerimde hissetsem de gözlerim karşımdaki beyaz dolaptaydı. “Benim kalbim çok hastaydı Akyel. Artık daha fazla acıyı kaldıramaz.” Duraksadım. Derin bir sessizlik saniyeler içerisinde odayı sararken Akyel’in hızlanan nefeslerini işittim. O dudaklarını aralamadan ben araladım yeniden. “Senin morga kaldırıldığın gün kriz geçirdim.” Sesim kendime bile yabancıydı. Bu hikâyeyi defalarca arkadaşlarımdan ve doktorumdan dinlesem de bunları ilk defa birine anlatıyordum. “Senin öldüğün gün benim de öldüğüm gün oldu Akyel. Kalbim senin yokluğuna dayanamadı, pes etti.”
“Loya,” Mırıldanmasına aldırmadan devam ettim. Beni durdurursa anlatamazdım, tıkanırdım.
“Yıllardır kalbimde bir tümör taşıyorum. Tedavi alsam dahi hiçbir zaman tamamen ilaçlarımı kullanmadım. Kabul etmedim sanırım. Bunu da çok geç anladım. Kriz geçirdiğim gün bir nevi patlama noktam oldu. Ameliyat kısmen başarılı olmuştu ama yine tümörün bir kısmı hâlâ kalbimde. Bir ameliyat daha olmam gerekiyor.”
“Berkan…” Titrek tınısı kulaklarıma ulaştığında kızarık gözlerini görmekten korkarcasına gözlerimi yumdum. “Ne diyor? Yani… Şimdi ne olacak?” Omuzlarım çöktü usulca.
“Ameliyat olmam gerektiğini söylüyor ama çok riskli.”
“Bu…” Başımı salladım sözünü keserek.
“Ölebilirim demek, Akyel.” Saniyeler içerisinde odayı buz gibi bir sessizlik kapladı. Nefesi kesildi, nefesim kesildi. Bu gerçek ilk defa dudaklarım arasından dökülüyordu. Bu zamana kadar hep Akyel’in ölümü dolanmıştı dilimde. Şimdi ilk defa celladın karşısındaki isim bendim. Bu sefer nefesi benim ensemdeydi. Hâle’nin ölüm tehditleriyle değil, kendi vücudumun bana açtığı savaşa karşı yenik düşmüştüm ve bu gerçek yeşil gözlü adamı yerle bir etmeye yetmişti.
“Ne…” Fısıltı. Dudaklarının arasından tek dökülebilen bu fısıltı oldu. Sımsıkı yumduğum gözlerimi açmadım. Daha da sert bastırdım birbirine. Kalbim tekledi. Akyel benim nefesim kesilmesin diye kendi nefesini kesmişti. Oysa şimdi daha büyük bir düşman vardı önümüzde: Bendim. Beni kendimden kurtaramazdı. “Hayır.” Kısık sesi üzerine mavilerimi örten gözkapaklarım aralandı. “Hayır” diye mırıldandı yeniden. “Olmaz Loya.” Bakışlarım ona doğru çekildi sanki. Başım hâlâ duvara yaslıydı. Gözlerim ona değdiğinde ise gördüğüm manzara kalbimi sıkıştırmaya yetmişti. “Olmaz!” Sesi daha gür çıktı. Kızarmış gözlerinden iki damla süzüldü yanağına doğru. Koluna takılı olan serum iğnesini sökercesine çıkardı.
“Akyel!” Endişeli sesime aldırmadı. Yataktan sarsak adımlarla kalktı. Yatağımın yanına dizlerinin üzerine çöktü birden. İfadesi adeta dehşet içindeydi.
“Hayır.” dedi yeniden. Tınısına acısı bulanmıştı. “Yine olmaz.” Sesi titredi. Kucağımda öylece duran ellerime uzandı. Sımsıkı tutup dudaklarına götürdü. Gözyaşlarından nemlenmiş dudağını tenime bastırdı. “Yine alamazlar seni benden olmaz.” Dudaklarım titredi. Başından beri Akyel’den saklama nedenim buydu. Hayatı acılarla geçmiş bir adama bunu söylemek istememiştim.
O son darbeyi ben indirmek istememiştim.
Bir kez daha öptü ellerimi. “Olmaz.” Bakışlarımı tavana diktim. Dudağımı sertçe ısırdım. Gözyaşlarım pınarlarımda daha fazla dayanamamış, yanaklarıma doğru süzülmüştü. Hıçkırıklarım boğazıma diziliyordu.
“Akyel.” Sesim kısıldı. Adeta fısıltı gibi çıkan sesim Akyel’e ulaşsa da onun sayıklamaları kesilmedi.
“Gidemezsin.” Alnı ellerimin üzerine yaslandı. “Gidemezsin!” Başını iki yana salladı. “Bak bana.” Hıçkırıklarım sesli bir hâl alırken omuzlarım sarsıldı. “Bana bak Loya.” Başımı yavaşça duvardan ayırdım, öne eğdim. Bu sefer kendini sıkmaktan değil, ağlamaktan kızaran gözleriyle kesişti gözlerim. “Gitmeyeceksin.” dedi boğuk ama bir o kadar da sert bir tınıda. “Anladın mı? Gitmek yok!”
“Akyel, ben…” Sözümü kesti.
“Hayır,” dedi yeniden keskin bir sesle. “Ölmeyeceksin.” Ellerimdeki ellerini sıktım hafifçe. Birkaç kez üst üste yutkundum.
“Sen de,” diye mırıldandım çatallı sesimle. “Sen de ölmeyecektin, Akyel.”
“Allah beni kahretsin.” Sesi acıdan kısılmıştı. “Bir yol bulmalıydım.” Başını iki yana salladı. “Bulmalıydım! Kafamı sikeyim!” Çehresine yayılan suçluluk duygusu onu içten içe tüketen yegâne şeydi. Vicdanı bir an olsun susmuyordu. Yorgundu, çaresizdi. Dizlerinin üzerine çöküp ellerimi öperken ölmemem için yalvaran adam bir enkazın altında kalmıştı. En başında elimi uzatmaya hazır olsam da şimdi uzatsam bile kaldıramazdım onu oradan. Yorgundum, çaresizdim. Akyel benim yansımamdı sanki. Aynı acıları yaşamamış olsak da farklı enkazlar altında can vermişti ruhumuz. Şimdi ise en dipteydik.
“Ama bulamadın.” dedim bir kez daha kırgın tarafımı konuşturarak. “Çok bekledim Akyel. Ben seni çok bekledim.” Alnı yeniden ellerime yaslandı. Bir şey diyemedi. Sözlerimin ağırlığının altında kalıyordu. Kırgın olan tarafım bu defa kabullenmeyi reddediyordu. “Bir noktada anlıyorum seni.” Gözyaşlarım durmuş, yanaklarımda iz bırakmıştı. “Ben de seni kaybetmektense kendimi kaybetmeyi göze alırdım. Sana kızgın değilim ama kırgınım.” Sesim gittikçe durgunlaştı. “Beni sözlerin değil, iki defa kendinden mahrum edişin kırdı Akyel. O kırıklar kalbime batıyor, artık kaldıramıyorum.”
“Başka yol yoktu, Loya.”
“Anlatabilirdin.” dedim kısıkça. “Sen beni itsen de ben hep buradaydım. Yanı başındaydım.” Başını iki yana salladı.
“Korktum.” Tınısı boğuktu. “Seni kaybetmekten ölesiye korktum Loya. Ben olmazsam sana dokunmaz sandım, yaşarsın sandım.”
“Oysa ben zaten ölüyordum.” Nefesi kesildi. Alnı ellerimden ayrıldı. Siyah tutamlarının birkaçı alnına dağıldı. Dudaklarım seğirdi burukça. “Sen beni kendinden, Hâle’den korumaya çalışırken beni kendimden koruyamadın. Koruyamazdın.”
“Yapma, Loya.” diye mırıldandı çatallı sesiyle. “N’olur.”
“Ama gerçekler bunlar.”
“Kurtulacaksın.” dedi kesin bir tınıda. Buna inanmak istedim ama son birkaç ayda umutlarımın yerini hayal kırıklıkları, gerçekliğin yakıcı acısı almıştı. Akyel’in gelişiyle kalbim huzur bulsa da ona duyduğum bu kırgınlık yüreğimi dağlıyordu. “Bu sefer gitmeyeceğim.” Sesi kendinden emindi. “Kırdığım kalbini kendi ellerimle iyileştireceğim.” Burukça gülümsedim.
“Sen bu kadar parçalanmışken beni nasıl kurtaracaksın Akyel?” diye sordum üzerimdeki durgunlukla. “Belki de gerçekten dediğin gibidir.” Gözlerim yeşil harelerindeydi. Titreyen göz bebekleri eşliğinde dudaklarım aralandı. “Bazen… Gerçekten kaybettiğimizi düşünüyorum.” Akyel’in omuzları yenilmişlikle çöktü. Gözleri odağını kaybetti. Birkaç dakika zihninde geçenlerin esiri olmayı seçti. Suskunlaştı, bakışları etrafta gezindi.
“Bu zamana kadar iyileşmek için hiç çabalamamıştım Loya.” diye mırıldandı dakikalar sonra. “Kendimde o gücü bulamıyordum ama senin hastalığını öğrendiğim an… İşte o an her şey değişti benim için. Seni yalnız bırakışım geldi gözümün önüne. Aniden kaybolmaların, Asil’le sakladıklarınız… Fark etsem de belki de korktum, soramadım sana. Sorsam da söylemedin zaten.” Bakışları yeniden yüzüme tırmandı. Hareleri ruhumun en içine baktı sanki. “Ben kendimi bunun için hiçbir zaman affetmeyeceğim. Sen de affetmesen kabulüm ama artık asla gitmeyeceğim. Önce kendim ayağa kalkacağım, sonra da seni kaldıracağım.”
“Büyük sözler veriyorsun Akyel.” Çehresine durgun bir ifade yayıldı. Farklı bir sakinlikti üzerindeki.
“Hayır, Loya.” dedi kısıkça. “Çoktan yapmam gerekenleri yapıyorum.” Dudaklarımı aralayacağım sırada odamızın kapısı çalındı. İkimizin de bakışları oraya döndü. Kapı hafifçe aralandı. İlk başta Asil girdi görüş açıma, ardından Deniz ve diğerleri.
“Müsait misiniz?” diye sordu Asil naif bir tınıda. Mavi hareleri ikimiz arasında gezindi. Kaşları hafifçe çatılırken dakikalardır ellerimi saran sıcaklık ağır ağır ayrıldı. “Bir sorun mu var?” Akyel yatağımın yanında dimdik durdu. Onu ilk gördüğümden beri ilk kez bu kadar dikti omuzları.
“Hayır,” dedi keskin sesiyle. “Gelebilirsiniz.” Asil’in sorgular bakışları bana kaydığında başımla onayladım. Sırayla hepsi içeri geçti. Odadaki o hüzünlü ve ağır hava onların gelmesiyle tamamen dağılmıştı. Asil benim yanıma gelirken Aksel ve Deniz, Akyel’in tarafına doğru ilerledi. Uzay benim yatağımın ucuna yerleşti. Pars ise Akyel’in yatağında oturuyordu.
“Ne bu haliniz?” Deniz’in soru dolu sesi üzerine bakışlarım Akyel’e kaydı. Omuzlarını silkti arkadaşının sorusuna karşılık.
“Konuşulmayan şeyler vardı.” dedi ifadesiz bir tınıda.
“Biraz daha zaman verseydiniz keşke.” dedi Asil, sesi oldukça ılımlıydı. “Yaşadıklarınız kolay değil.” Akyel’in yeşil hareleri ona döndü bu sefer.
“Yarınımız belli değil, Asil.” Akyel’in sesi yorgun çıksa da yüz hatları sertti. “Loya’yı bir kez daha kaybedemem.”
Aptal kalbim hızlanmamalıydı. Bu kadar küçük bir şeyden dahi etkilenmemeliydi.
“Yine de,” diye araya girdi bu sefer Pars. Bakışları ikimizin üzerinde de gezindi. “Kendinizi yormayın. İyileşmeniz için zaman gerek.” Sırtımı arkamdaki yastığa biraz daha yasladım. Odadaki hava biraz önceki gibi ağırlaşsa da Akyel konuyu değiştirdi.
“Bir haber var mı?” Bakışları Deniz’deydi, sorusu ona yönelikti.
“Senin tutulduğun depoya baskın yapıldı bugün. Demir’in adamları gözaltında ama ikisinden de iz yok.”
“Allah’ın cezaları hangi deliğe girdiyse çıkmıyorlar bir türlü.” diye homurdandı Aksel.
“Derin’in topladığı deliller?” Deniz ellerini cebine soktu.
“Savcılığa teslim etti.” Duraksadı. Bakışları hafifçe Uzay’a kayarken benim de sorgu dolu bakışlarım ona dönmüştü. Uzay yerinde usulca dikleşti, dudakları saniyeler geçmeden aralandı.
“Hâle…” Başını iki yana salladı. “Ya da Asuman her neyse. Hâle tek kullandığı kimlik değil. Savcılıkta daha önceden delil yetersizliğinden kapanan dosyalar açığa çıktı.” Çehresi sıkıntılı bir ifadeye bulandı. “Kadının tek bir kimliği değil, birçok kimliği varmış.” Bakışları Akyel’in üzerinde duraksadı. “Tek kurbanı da sen değilmişsin.” diye mırıldandı. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken Uzay’ın dudaklarından dökülenlerin gerçekliğini sorgular vaziyetteydim.
“Bu… Bu nasıl olabilir?” Sesim dehşet içindeydi.
“Hâle, Asuman, Büşra, Aysun, Elif… ve daha nicesi. İsmini sürekli değiştirmiş.”
“Dahası,” Bu sefer Asil girdi araya. “Kadının tüm bilgilerine erişim engeli getirilmiş olması.” dedi sertçe. “Biri yıllar önce kadına ulaşılmasını engellemiş.” Kaşlarım çatıldı. Biz nasıl bir oyunun içindeydik? Asuman ya da Hâle ya da her kimse… Nasıl bu kadar saklanabilmişti? Arkasında kim vardı? Onu kim koruyordu?
“Erişim engeli henüz açılmadı. Derin uğraşıyor.” dedi bu sefer Deniz. “Çember gittikçe daraldı.”
“Bir çeteye bağlı olduğunu düşünüyorlar.” Aksel’in boğuk tınısı doldurdu odayı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Asıl ayağı yurtdışında ama Türkiye’de de ağlarını oldukça örmüşler.”
“Siz bunları nereden öğrendiniz?” diye sordu Akyel. Sesi kuşku doluydu. Aksel gözlerini kaçırdı, Pars omuzlarını silkerken Deniz rahat bir tavırla yanıtladı arkadaşını.
“Duyduk.” dedi kısaca ancak bu cevap Akyel’i tatmin etmemişti. “Bir de Derin’in odasında bir dosya bulduk. Orada yazıyordu.” Pars göğsünü kabarttı.
“Biz de deriniz.” dedi abartılı bir tınıda. Olayı geçiştirmeye çalışıyordu. Onun bu çabasına karşılık gözlerimi devirdim.
“Aynen Sherlock.” diye mırıldandım.
“Bu tamamen aramızda.” Derin hemen araya girdi. Gözlerini dikkatle hepimizin üzerinde gezdirdi. “Sakın bildiğinizi belli etmeyin.” Akyel alayla güldü.
“Derin kesin fark etmiştir.” Bu sefer omuzlarını silken taraf Asil’di.
“Dua etsin odasını dağıtmadım.” dedi Asil öfkeyle. Bakışları bana döndü. “Eskiden hayran olduğum adamı şu an boğazlamak istemem normal mi?” Kıkırdadım. Asil küçükken Derin’e hayrandı. Sürekli peşinde gezerdi. Deniz ise bu duruma sinir olup sürekli Asil’e sataşırdı.
“Hâlâ unutamadın mı sen onu?” diye sordu Deniz yerine rahatsızca kıpırdandığı esnada. Asil’in mavi harelerinin yeni hedefi oydu.
“İnsan çocukluk aşkını nasıl unutabilir?” Deniz’in kaşları gittikçe çatıldı.
“Çocukluk aşkı derken?” Asil omuzlarını silkti yeniden.
“Baya.” dedi umursamazca. Ama bu doğru değildi. Asil’in Derin’e olan hayranlığı yalnızca bir hayranlık olarak kalmıştı. Hiçbir zaman aşık olmamıştı. Çocukken bile. “Senin yok muydu?”
“Vardı.” Koyu hareleri Asil’ kilitlenmişti. “Hâlâ daha unutamadım.” Sesindeki ima barizdi ancak arkadaşım bunu anlamamıştı.
“Ya…” dedi şaşkın bir tınıda. “Kimdi?” Sesi meraklı çıkıyordu.
“Merak ettin bakıyorum.” Deniz keyifle gülümsedi. Odadaki herkes susmuş, bu ikilinin arasındaki garip atışmayı dinliyordu.
“Merak falan etmedim.” dedi Asil inkâr ederek. Bu Deniz’i daha da gülümsettiği sırada odada bir bildirim sesi yankılandı. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Üst üste gelen bildirimler Akyel’in olduğu taraftan geliyordu. Aksel kaşları çatık bir şekilde komodinin üzerinde duran telefona bakarken Akyel telefona uzanıp aldı. Bakışları aydınlanan ekrandaki bildirim panelinde gezindi. İfadesi sertleşti, elinde tuttuğu telefonu sıktı. Parmak boğumları beyazlaştı. Ardından gelen mesajı okudu.
“Yeniden merhaba Akyel. Şu an yüz kırk iki numaralı odada olduğunuzu biliyorum. Loya hemen yanındaki yatakta. Asil onun yanında, Aksel ve Deniz başında dikiliyor. Uzay ve Pars ise yatakta oturuyor. Bunları nereden bildiğimi soruyorsun muhtemelen.Yanıbaşınızdayım farkında değilsiniz. Şimdilik sessizliğimin tadını çıkar. Hanginizi alacağıma henüz karar veremedim.”
Bölüm sonu.




Yorumlar