26. Bölüm: Birlikte
- melisasamatt
- 11 Haz
- 10 dakikada okunur
“Göğsümde bir ağırlık var
Sanki aşkın veda ediyor sana
Varlığına, kokuna”
“Ne?” Odadaki derin sessizliğin ardından dudaklarını ilk aralayan Deniz olmuştu. İfadesi gergin, bedeni kaskatıydı. Akyel keskin gözleriyle etrafa bakarken Pars irkilmiş gibiydi. Uzay’ın bakışları donuklaşmış, Aksel’in yüzü tedirginlikle dalgalanmıştı. Asil ise korkmuş görünüyordu. Ben… Ben donmuştum. Ne hissedeceğimi veya ne düşüneceğimi kestiremiyordum.
“Bunları nasıl bilebilir?” diye sordu Pars dehşet içinde. İrisleri şaşkınlıkla aralanmış, bakışlarını odanın her tarafında gezdirmişti.
“Kamera.” Akyel’in kısık sesini işittim hafifçe. Bakışları hâlâ dikkatle odayı süzüyordu. “Kamera olmalı.”
“Daha neler!” Aksel’in inanamaz tınısı Akyel’i etkilemedi. Aksine Akyel hızlıca yatağından kalkıp dolaba yöneldiğinde mavilerim üzerindeydi. Kapıları araladı, çarptı, yeniden araladı. Bir saniye bile olsun durmadı. Televizyonun arkasına, duvarda asılan tablolara, aklına gelebilecek her yeri darmadağın etti. Zaten dağınık olan siyah saçları iyice dağıldı. Bir şey bulamamanın verdiği öfke bakışlarını bulandırdı. Hareketleri artık daha sert, daha yıkıcıydı.
“Neredesin lan?” diye mırıldandı sinirle. Dolaptaki kıyafetler yere saçılmış, yatağı dağılmıştı. Duvardaki tablolar zar zor, yamuk yumuk asılı duruyordu. Televizyon bile Akyel’in yakıcı gücünden nasibini almışken Uzay’ın son dakika tutmasıyla yere düşmekten kurtulmuştu. “Nerede bu siktiğimin kamerası?”
“Akyel,” Usulca ismini mırıldanmam etkili olmamıştı bana dönmesine. Sanki yıllardır içinde tuttuğu o öfke, o kin ve hırs artık gizli değildi. Alenen kalbinden bedenine akıyordu. Aylardır tedavi altında olmasına rağmen vücudu oldukça zayıflamıştı. Eski hâli ve gücü olmamasına rağmen etrafı öyle güçlü dağıtıyordu ki, karşımda o eski öfkeli ve asi çocuğu görür gibiydim. Bacaklarımı örten pikeyi ittim üzerimden. Deniz, Aksel, Pars ve Uzay her ne kadar müdahale etmek istese de bir taraftan bu içindeki öfkeyi atmasına izin veriyorlardı. Onlarla aynı fikirdeydim lakin bir kez daha burada öylece durup öfkesiyle kendini yok etmesine izin vermeyecektim.
“Nereye sakladın?” Haykırışları bir an olsun durmadı. Adımları sarsak, omuzları dikti. Sorusu bize yönelik değildi. Sanki Hâle’yle konuşuyordu. Yataktan yavaş hareketlerle inip ona doğru adımladım.
“Akyel.” diye seslendim yeniden.
“Yok!” dedi hırsla, bedeni bana döndü. “Yok işte, yok!”
“Buluruz.” diye mırıldandım ılımlı bir tınıda. Ellerimi ona doğru uzattım. “Artık birlikteyiz, buluruz.” Başını iki yana salladı hırsla.
“Hayır, bulmalıyım.” Gözleri odağını kaybetti, odayı turladı ancak pes etmedim.
“Hayır,” dedim onun gibi. “Sen değil, birlikte bulmalıyız.” Gerginlikten terleyen ellerim kollarını buldu. Usulca ona tutundum. Ben ondan, o benden güç alsın istedim. En bitik hâlimizde de olsak birbirimizi kaldırabileceğimize inandım ya da inanmak istedim.
“Bu sadece kamera meselesi değil.” Dakikalardır sessizliğini koruyan Deniz girdi bu sefer söze. Bakışları her birimizin üzerinde dikkatle gezindi. “O bizi izliyor.” dedi adını bile anmaya tenezzül etmeden. “Şu anda da bunları görüyor olmalı.” Tüylerim ürperdi. Omurgamdan bir ürperti tüm vücudumu titretti. Gerginlikle terleyen ellerim dondu. Akyel’in kollarından aşağıya doğru kaydı, iki yanımda öylece sallandı. Tedirginlik kalbimi tekletti. İstemsizce etrafıma göz attım. Önce tavanın köşelerine değdi gözlerim, daha sonra tüm duvarlarda gezindi. Akyel’in dağıttığı yerlerde de dahil.
“Durduğumuz yerlere kadar biliyor.” diye mırıldandı Asil dalgınca önüne baktığı sırada. “Biz odadayken kimse odaya girmedi, kimse bilemez.” Kimse girmemişti, evet ama… Bakışlarım Deniz’in arkasındaki büyük pencereye kaydı. O an göz göze geldiğim şey beklenmedikti. Gözlerimi kıstım. Uzak sayılacak bir mesafede uçan, siyah bir drone vardı camımızın önünde.
“Orada.” Fısıltım odada dağıldı. Akyel’in anlamaz bakışları üzerime yöneldi önce. Ardından bakışları, bakışlarımı takip etti. Gördüğü drone karşısında vücuduyla aramızda santimler olmasına rağmen gerildiğini hissettim. Kasları kasıldı, ifadesi donuklaştı.
“Hassiktir.” Dakikalardır sakinliğini koruyan Uzay’ın da dediği gibi: Hassiktir.
“Sikeyim!” diye inledi Pars. “Bu kadının derdi ne? Bilimkurgu kitabında mıyız?” Bu kadının derdi ne bilmiyordum ama hasta olduğu su götürmez bir gerçekti: Ruh hastası. Yanımdaki hareketlilikle gözlerim Akyel’i bulduğunda o bana bakmıyor, cama doğru ilerliyordu. Adımları duraksadı. Gözü kendi tarafındaki komodine kaydığında, bakışlarım onu takip etti. Vazo.
“Akyel!” Ona seslenmeme kalmadan vazoyu almış ve pencereyi aralamıştı. Elinde tuttuğu vazoyu o kadar sert kavramıştı ki, parmak boğumları beyaz beyazdı. Ona atılmamla birisi beni belimden tutup çekti. Onu durduran kimse olmadı. Vazoyu tüm gücüyle fırlattığında drone hareket etmedi. Sanki kullanan kişi bunun olmasını bekliyor gibiydi. Vazo drone’a temas ettiğinde hafif bir gürültü koptu. Çarpmanın etkisiyle drone ve vazo aşağı doğru düştü. Bazı insanların çığlıkları ve şaşkın nidaları hastane bahçesinden yükseldi. Belimdeki baskıdan kurtulup hızla pencereye ilerleyip aşağıya doğru sarktım. Bakışlarım yerde paramparça olmuş vazo ve drone’u bulduğunda bu sefer bakışlarım etrafındaki insanlara kaydı. Hiçkimsede bir şeyin olmadığını görmemle rahat bir nefes alsam da hemen yanımdaki Akyel’e dönüp “Delirdin mi?” diye bağırmaktan alamamıştım kendimi. “Birine bir şey olabilirdi!” Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bakışlarım bu sefer müdahale etmeyen diğerlerini buldu. “Niye durdurmuyorsunuz? Bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunun farkında mısınız?” Kimse bir cevap vermedi, aksine derin bir sessizlik odayı kapladığında ilk konuşan Pars oldu.
“Aşağıda biri var.” dedi donuk bir tınıda. Bakışlarım bahçeyi turladı. Hava kararmaya başladığı için aşağısı çok net gözükmüyordu. “Ağacın arkasında,” dedi Uzay da ona uyarak. “Hatta…” diyerek lafı devraldı Aksel. “Buraya bakıyor.” Mavi harelerim dedikleri kişiyi gördüğünde yeniden bir ürperti esir aldı bedenimi. Bahsettikleri kişi siyah kapüşonluydu. Siyah pantolonu ve buradan gördüğüm kadarıyla siyah asker botları vardı.
Siyah asker botları.
“Demir.” diye mırıldandı Akyel hemen yanı başımda. Ardından bir saniye bile beklemedi. Koşarak çıktı odadan. Deniz bu sefer onu tek bırakmayarak hemen arkasından ilerlediğinde adımlarım onları takip etti. Odanın önündeki korumalar Akyel’i durdurmaya çalışsa da başarılı olamamış, hızlı adımlarla onların peşinden gitmeyi tercih etmişlerdi. Öte yandan Akyel çoktan bahçeye ulaşmış ve biraz önce siyah kapüşonlu adamın durduğu yöne doğru ilerlemişti.
“Neredesin orospu çocuğu!” Akyel’in boğazı yırtılırcasına bağırışı tüm bahçede yankılandı.
“Akyel!” Ona seslensem de tüm algıları kapanmış gibiydi. Bağırdığından dolayı boynundaki damarlar belirginleşmiş, teni hissettiği öfkeyle kızarmıştı.
“Demir!” Bahçede oradan oraya koşturuyor, bağırışları dinmiyordu. Dakikalar sonra adımları duraksadı. Vazgeçtiğini düşünsem de bu sefer hızla hastanenin demir kapılarının olduğu yere koşar adım ilerledi. Siyah silüet oradaydı. Demir. “Gel lan buraya!”
“Akyel!” diye bağırdı Deniz. Akyel’in peşinden ilerlerken. Ben de tam onları takip edeceğim sırada Aksel’in seslenmesiyle duraksadım.
“Loya!” Nefes nefese yanıma ulaştı. “Sen gitme.” Bir elimle Akyel’i işaret ettim.
“Onu tek bırakamam!”
“Tek değil,” dedi ılımlı çıkarmaya çalıştığı sesiyle. “Deniz onunla, Derin yolda, Uzay da onların yanına gitti.” Kalbimdeki telaş aynı kaldı.
“Ya ona bir şey yaparsa?” İfadesi yumuşadı.
“Merak etme.” dedi içtenlikle. “Hiçbir şey olmayacak.” Titrek bir nefes dudaklarımdan peyda oldu. Bu sırada ise hastanenin kapısından bir yanında Deniz bir yanında Uzay olan Akyel girmişti. İkisi de Akyel’i kolundan tutmuş zaptetmeye çalışıyordu. Biraz önce Aksel’in beni rahatlatma çabaları boşa gitti. Vücudum gerginlikle kasıldı, adımlarım istemsizce onları buldu.
“O şerefsizi bulduğum yerde geberteceğim!” Akyel’in hırsla söylenmeleri devam ediyordu.
“O nerede?” diye sordum iyice yakınlaştığımız sırada.
“Kaçtı şerefsiz.” Deniz öfkeyle yanıtladı. Omuzlarım hafifçe çöktüğünde bakışlarım Akyel’in öfkeyle parlayan yeşil harelerine tutundu. Gözlerim üzerini süzdüğünde en son ellerinde takıldı. Elinin üstü soyulmuş, biraz da olsa kana bulanmıştı.
“Sen iyi misin?” diye atıldım öne doğru. Bakışlarındaki alev yavaş yavaş söndü.
“İyiyim.” diye mırıldandı boğuk bir tınıda. Deniz ve Uzay kollarını tutmayı bıraktı. Birkaç adım geri çekildiklerinde bize biraz alan tanımak istediklerini anladım. Bir adım daha attım Akyel’e doğru. Ardından ellerine uzandım. Yaralı elleri, ona kıyasla küçük avuçlarımı kapladı. Sıkkınca bir nefes verdim.
“Pansuman yapmalıyız.” Başını varla yok arası iki yana salladı.
“Önemli bir şey yok.” dedi kısıkça. Alttan bakışlarımla yüzüne baktım.
“Hayır, önemli.” dedim keskin bir tınıda. “Canının yanması önemli.” Kızaran ve soyulan ellerine baktım dikkatle. “Tenindeki tek bir kırmızılık dahi önemli.” Başımı yeniden kaldırdım, gözlerim onunkilerle buluştu. “Senin canın çok önemli.” Yeşil hareleri kırıldı, ifadesi yumuşadı.
“İyiyim güzelim.” Sesindeki tını kalbimi ısıtmaya yetti. Oysa bunu mutlu olsun diye değil, kendi değerini anlasın diye dillendiriyordum. O önemliydi. Hayatta olması, nefes alması, hâlâ karşımda olması önemli bir lütuftu benim için. “Yemin ederim.” diye ekledi ikna etmek istercesine.
“Pansuman yaptıracağız.” diye mırıldandım itiraz istemezcesine. “Ancak o zaman inanırım.” Başını salladı hafifçe ancak dudaklarında buruk bir tebessüm asılı kaldı. Yeşillerine takıldı gözlerim. O eski asi çocuğu görüyordum. Akyel güçlüydü ama her ne kadar güçlü olursa olsun travmalar ruhu öldürürdü ve onun ruhu ölüme karşı ipte yürüyen bir cambaz gibiydi. Ellerinden bir tanesini bıraksam da diğerini küçük avucumun içine hapsettim. Soyulan yerlerine elimi değdirmeden elini tuttum sıkı sıkı. O da tıpkı benim yaptığım gibi sardı elimi. Omuzlarımdaki yük sanki onun elimi tutuşuyla hafifledi. Biraz önce kalbimde yer eden tedirginlik sessizleşti. Zihnimdeki tüm sesler sustu. Burnuma dolan kokusu gerilen tüm kaslarımı gevşetti. Beraber hastaneye doğru adımladık. Aramızda sözlü hiçbir şey geçmedi. Hislerimiz, bedenlerimiz ve sıcaklığımız bizim yerimize devraldı laflarımızı. Ruhlarımız birbirine sarıldı ve belki de bu iyileşmemizin ilk adımı oldu. Birlikte.
★ ★ ★
Yazar
Kadın kapının önündeydi. İçinde bir gram pişmanlık veyahut biraz olsun korku yoktu. Oysa kapının arkasındaki kişi onun celladı da olabilirdi, kurtarıcısı da. Elini kaldırdı. Bir an bile düşünmeden büyük bir özgüvenle çaldı. İçeriden duyduğu sert ‘gel’ komutuyla birlikte kapı koluna uzandı. Hızla açarak içeri girdiğinde odaya loş bir sarı ışık hâkimdi. Kapının tam karşısında acı kahve ahşap bir çalışma masası vardı. Önünde iki tane kahverengi tekli deri koltuk, ortalarında da siyah bir sehpa duruyordu. Odanın duvarları bordoydu, yayılan loş ışıkla birlikte daha karanlık bir hava veriyordu.
“Geç.” dedi karşısındaki masanın hemen ardında tüm ihtişamıyla oturan adam. Kadın onun bu otoritesini umursamadı. Yerdeki kilimin üzerinde ilerleyip adamın tam karşısında durdu. “Otur.” Komuta uymadı. Ellerini arkasında bağlayıp omuzlarını dikleştirdi.
“Ne varsa çabuk söyle.” Kadının bu üslubu adamı gerse de derin bir nefes aldı.
“Teşkilat peşinde.” dedi soğuk bir tınıda. “Bunu biliyorsun, değil mi?” Kadın umursamazcasına silkti omuzlarını.
“Ee?” Adam öfkeyle dudaklarını birbirine bastırdı.
“Her ne bok yiyorsan işini sessiz yap diyorum.” Kaşları ağır ağır çatıldı. “O piçine de söyle, yakalanması an meselesi.” Kadının dudakları alayla kıvrıldı.
“İnanır mısın Behçet,” diye mırıldandı biraz daha ona doğru ilerlediği sırada. Siyah sehpayı es geçip masaya ulaştı. Elleri acı kahve ahşap çalışma masasına yaslandı. Öne doğru eğildi. Göğüs dekoltesi şimdi adamın gözleri önündeydi. “İstediğimi almak için bu İstanbul’u altüst etmem gerekiyorsa bile ederim.” Behçet ellerini önünde kavuşturdu. Kahverengi gözleri karşısındaki kadını dikkatle süzdü.
“Akyel Kıran.” dedi kadının damarına basarak. “Hâlâ mı bu çocuk? Ne istiyorsun bu çocuktan?” Kadının bakışları karardı. İsmini duyması bile kalbindeki hastalıklı duygunun uyanmasına yeterdi.
“Ondan bir şey istemiyorum.” dedi hırsla, ardından ekledi. “O zaten benim.”
“Tamam da,” Adamın bakışları kısıldı. “Neden? Çocuğun tüm hayatını siktin attın. Amacın neydi?” Kadın birkaç adım geriledi. Hareketleri ağırlaştı. Tam solunda duran içki köşesine doğru ilerledi. Bir viski bardağı alıp cam şişeyi araladı. Bal rengi sıvı tüm yakıcılığıyla bardağı doldurdu.
“O kız benim olanı çaldı.” dedi bardağı eline alıp yeniden adama döndüğü sırada. Yeniden masaya doğru adımladı. “Ben de onu geri aldım.” Adam alayla gülümsedi. Rahatça arkasına yaslandı.
“Aldın mı cidden?” Kadın elindeki bardağı dudaklarına götürüp büyük bir yudum aldı. Acı sıvı yaka yaka geçti boğazından. “Çocuk senden kaçmak için intihar etti, farkında mısın?” Adamın bakışlarındaki alay kırıntıları kadını rahatsız etti.
“Kafası karışık.” dedi bakışları elindeki bardağa kayarken. “O kız kafasını karıştırıyor.”
“Yani aslında Akyel’in seni sevdiğini mi düşünüyorsun?” Kadın başını hızla kaldırdı.
“Elbette.” dedi kalpten inanarak. “Bana dokunuşu, öpüşü…” Gözleri boşluğa kaydı. “Bana fısıldadığı aşk dolu sözcükler…”
“Sanırım sadece hayalinde.” Adamın araya girmesiyle bakışları öfkeyle onu buldu.
“Videoları izlemedin mi?” diye sordu hırsla. Aksine adam o videoları izlemişti ancak kadının anlattığı gibi bir şey yoktu.
“Çocuğu elinde tutmak için uyuşturuyordun Asuman.” dedi acımasızca. “O sana dokunmadı, ona dokunan sendin.”
“Kes!” Yükselen sesi odada yankılandı. Az önceki umursamaz tavrından eser kalmamıştı. Adam dişlerini sıktı.
“Asıl sen o sesini kıs!” dedi öfkeyle. “Ne bok yediğin beni ilgilendirmiyor ama bu iş çok uzadı Asuman. Eğer…” Sesi tehdide bulandı. “Eğer senin yüzünden polis tepeme çökerse öldün bil.” Dirsekleri masaya yaslandı. Öne doğru eğildi. “Anladın mı?” Kadın herhangi bir yanıt vermeden öylece karşısındaki adama bakmaya devam etti. Adam geri çekildi. “Şimdi def ol.” dedi mesafeli bir sesle. “Teslimatlarla ilgilen, hata istemiyorum.” Hâle bir şey söylemeden ayaklandı. Elindeki viski bardağıyla birlikte kapıya doğru yürüdüğü sırada adamın çok sevdiği kiliminin üzerinde durdu. Elindeki bardağı bıraktı. İnce cam bardak saniyeler içerisinde tuzla buz olurken bal rengi sıvı her yere yayıldı. Adamın arkasından bağırmasını umursamadı. İstediği gibi gözden kayboldu.
★ ★ ★
Loya
“Oğlum sen delirdin mi? Bu hâlde adamın arkasından koşturmak ne demek?” Derin’in sinirli sesi tüm odada yankılanıyordu. Akyel yatakta değil, koltukta oturuyordu. Derin de karşısındaydı. Ben de kendi yatağımda değil, Akyel’in yanında oturmayı tercih etmiştim. “Bu adam seni kaçırdı daha önce, bunun farkındasın değil mi?”
“Ne yapmamı bekliyordun?” diye çıkıştı Akyel sertçe. Dirseklerini dizlerine yasladı. Bandajlı elleri bacaklarının arasında öylece sallandı. Elinin birini kaldırıp arkasını işaret etti. “Herifler bizi drone’la izliyormuş! O kadar önlem alıyorsunuz, kapıda yığınla adam var buna rağmen hepsi ne boka yarıyor?” Sesi git gide yükseldi. “Ben söyleyeyim.” dedi hırsla. “Hiçbir boka yaramıyorlar.” Derin çatık kaşlarının ardından bakmayı sürdürdü.
“Bu senin yaptığın sorumsuzlukların üstünü kapatmıyor.” dedi sertliğinden ödün vermeden. “Onları yakalamak bizim işimiz, senin değil.” Akyel arkasına yaslanıp alayla dudaklarını yaladı.
“Sizin işiniz olmasına rağmen aylardır bulamadınız hiçbir şey.” Bakışları koyulaştı. “Ben aylardır bir hapishanede yaşıyorum, Derin.” dedi üstüne basa basa. “Bana aylardır beklememi, halledeceğini söylüyorsun. Ya ne zaman? Sürekli beni bir yerlere kapatıp durmaktan başka ne sikime yarıyorsun?”
“Akyel,” Derin’in uyarı dolu tınısı karşısında Akyel durmadı.
“Hayır,” diye sözünü kesti. “Artık sadece dediklerini yapıp bir köşede oturup saklanmayacağım.” Hızla ayağa kalktı. “Bu işi bir an önce bitireceksin.” dedi kendinden emin bir tınıda. “Beni kullanman gerekse bile bunu yapacaksın.” Bakışlarım şaşkınlığa bulanırken kalbimdeki tedirginlik nüksetmişti yeniden.
“Saçmalama.”
“Asıl sen saçmalama!” diye çıkıştı Akyel bir kez daha. “Ben olmadan bu kadını nasıl yakalamayı düşünüyorsun? Ben ortaya çıkmadan o ortaya çıkmayacak.” Derin sustu, dişlerini sıktı. Bakışlarını kaçırıp birkaç saniyeliğine Deniz’le göz göze geldi. Kalbimdeki korku harlandı.
“Derin,” diye mırıldandım tedirginlikle. Kararsız bakışları Deniz’den bana doğru döndü, ardından yeniden Akyel’e yöneldi.
“Bu sandığın kadar kolay bir şey değil.” Omuzları çöktü. “Hâle’nin ardındaki adamlar çok güçlü. Onu bu kadar kolay aklayamayız.” Akyel’in yüzündeki sert ifade değişmedi.
“Bunu göze alıyorum.” Derin’in ifadesi hafifçe kırıldı. Kabullenmiş miydi? Kalbim endişeyle tekledi.
“Delirdin mi?” Sorum ikisine hitaben olsa da bakışlarım Derin’deydi. “Bunu kabul edemezsin.” Endişeyle ayağa kalktığımda Akyel’in donuk bakışları üzerime çevrildi. “Bunu yapamazsın! O kadının nasıl bir canavar olduğunu en iyi sen biliyorsun.
“Başka çarem yok, Loya.” Başımı iki yana salladım hızla.
“Var!” Birkaç adım geriledim. “İzin vermeyeceğim!” Gözlerim yaşlarla dolarken başımı iki yana sallamayı sürdürdüm. “Bir daha kendini ortaya atmana izin vermeyeceğim!” Akyel oturduğu yerden ayağa kalktığında bana yöneleceğini biliyordum. Oysa ben, beni sakinleştirmesini istemiyordum. Tek istediğim onu korumaktı, bir daha kaybetmemekti.
“Loya,”
“Seni polis koruması altındayken bile kaçırdı o insanlar!” Sesim tahmin ettiğimden yüksekti. “Şimdi sen yine göz göre göre kendini ateşe atmak istiyorsun!” Birkaç adım daha geri gitmek istesem bile bacaklarımın yatağa çarpmasıyla duraksadım. Akyel ise tam düşündüğüm gibi kollarını bana uzatmış, bedenimi esareti altına almıştı. Kollarında çırpınsam bile bir elini saçlarıma yaslamış, başımı boynuna gömmüştü.
“Tamam,” dedi sakince.
“Tamam değil.” diye inledim acıyla. Kalbim endişeden kavruluyordu. Hâle’nin karşısında hep kaybetmişti. Şimdi bu kadar güçten düşmüşken yine mi gidecekti?
“Gitmeyeceğim, Loya.” Çenesi şakağıma yaslandı. “Yemin ederim, bu sefer gitmeyeceğim.” Sesim kırıldı.
“Bunu bilemezsin.” Ben onu bir kez değil, iki kez kaybetmiştim. Üçüncüsünü kaldıramazdım.
“Güven bana.” Bu zordu. Bunca ay onun yokluğuyla savaşmıştım ben. Neredeyse bir yıldır onsuzdum, ailemsizdim. Cevap vermedim. O ise beni sıkıca sarmaya ve rahatlatıcı sözcüklerini kulağıma fısıldamayı sürdürdü ama içim bir an olsun rahatlamadı. Sadece anladım. Bunu yapacaktı. Onun karşısına çıkacak ve kendini o ateşin içerisine atacaktı. Ben ise korkuyordum. Onu bir kez daha kaybetme düşüncesi tüylerimi ürpertiyordu. Bir yandan anlamaya çalışıyordum. Ona karşı iki kez mağlup olmuştu, üçüncüsünde ayakta kalacağından emindi. Elimden bir şey gelmiyordu. Tek düşünebildiğim o, o ateşe atladığında benim ne yapacağımdı. Aslında cevap basitti.
Düşünmeden atlayacaktım ben de.
Bu sefer birlikte.
Birlikte.
Bölüm sonu.




Yorumlar