28. Bölüm: Sobe
- melisasamatt
- 13 Haz
- 13 dakikada okunur
“Kaçamıyorum senden
Gözlerinden, sözlerinden
Aylarca yasaktın bana
Şimdi duramıyorum dokunmadan”
Loya
Uykuyla uyanıklığın arasındaki o ince çizgideydim. Gözkapaklarım hafifliyor, kirpiklerim titreşmeye başlıyordu. Başım hafifçe hareket etti. Burnuma tanıdık bir koku hâkimken başımı koyduğum yer oldukça sıcaktı. Bunun farkındalığıyla gözkapaklarım ağır ağır aralandı. Mavilerimin ilk gördüğü âşık olduğum adamın yüzüydü. İçimi eriten gülümsemesiyle bana bakıyordu.
“Akyel?” diye mırıldandım yeni uyandığımdan ötürü boğuk çıkan sesimle.
“Günaydın uyuyan güzel.” diye yanıtladı beni. Dudaklarım usulca kıvrıldı. Bir elim gözlerimi sertçe ovuştururken elimi göğsüne bastırarak doğruldum.
“Günaydın.” Dalgın ve ayılamamış hâlim Akyel’in tebessümünü büyüttü. Hayran bakışları yüzümde gezindi. Onun bu kadar dikkatli bakması yanaklarımı kızarttı. Fark etmemesi adına “Sen ne zaman geldin?” diye mırıldandım. Yüzümü örten saçlarımı kulağımın arkasına doğru iteledi. Bu hareketiyle sıcak eli yanağımı hafifçe sıyırmıştı.
“Dün gece.” dedi sakince. “Uyumuştun çoktan.” Başımı salladım uysalca. O ise bir süre yüzümü izlemiş, ardından sıkıntılı bir ruh hâline bürünmüştü. Onun bu ifadesi kalbimdeki korkuyu yeşertmeye yetmişti.
“N’oldu?” Sesimdeki endişe barizdi. Akyel’in bakışları derin bir sakinlikle boyandı.
“Sakin ol, güzelim. Kötü bir şey değil.” Titrek bir nefes dudaklarımdan peyda olduğunda omuzlarım hafif bir rahatlamayla çökmüştü. “Dün Derin geldi,” diyerek başladı söze. Pür dikkat bakan harelerim onun üzerindeydi. “Planı konuştuk. Bu gece operasyona başlanacak.” Sertçe yutkundum. Onun da yüzü istemsiz değiştiğinde sakin kalmaya zorladım kendimi. “Seni bu işe hiç mi hiç karıştırmak istemiyorum ama Hâle’nin bizi kavga ederken duyması gerekiyor.” Kaşlarım bu sefer anlamazcasına çatıldı. “Güvenini kazanmak için o telefon açıkken seninle tartışmamız gerekiyor. Aramızın nasıl olduğunu bilmemeli.” Kaşlarım ağır ağır eski hâlini alırken ifadem düşüncelerimle gölgelendi. “O kavgada ne söylersek söyleyelim asla gerçek değil, tamam mı?” dedi bundan şüphe etmemi istemezcesine. “Mecburen kırıcı şeyler söylemeliyiz.”
“İlk zamanlardaki gibi.” diye mırıldandım istemsizce. Akyel’in bakışları kısılsa da başını salladı.
“Sadece göstermelik.” diyerek altını çizdi bir kez daha. Derince soludum.
“Peki ya sonra?” Akyel’in ifadesi sıkıntıyla kaplandı.
“Sonrasını boş versek?” Gözlerine dik dik baktım. Bakışlarımın altında bunun olmayacağı kırmızı kalemle çiziliydi. Bunun üzerine Akyel yeniden kısıkça nefeslenip dudaklarını araladı.
“Gece, Hâle’nin beni çağıracağı yerde olacağım.” dedi lafı uzatmadan. “Bana güvenmesi için onun istediği yere gitmeliyim.”
“Derin de seninle olacak değil mi?” Tedirginliğim sesime yansımıştı. Başını salladı varla yok arası.
“Uzakta olacaklar, dikkat çekmeyen bir aracın içinde.” Kalbim yeniden korkunun esiri olsa da dışarıya yansıyan ifadem sabitti.
“Bu çok tehlikeli, Akyel.” dedim düşüncelerimi sesli dile getirerek. “Daha sağlıklı bir yol bulunabilir.”
“Loya,” Derin bir nefes aldı. “Ben yıllardır Hâle’nin esareti altındaydım.” dedi kısık ama anlaşılır bir sesle. “Artık daha fazla bu yükle yaşayamıyorum.” Yeşilleri mavilerimin en içine baktı. “Sürekli tetikte olmaktan çok yoruldum. Rahatça nefes almaya hasretim.” Omuzlarım ağır ağır çöktü sözleri üzerine. Haklıydı, maalesef ki çok haklıydı. “Korkuyorsun,” dedi bir şey dememe müsaade etmeden. “Ben de korkuyorum ama bunu artık bitirmeliyim.” Dudakları seğirdi. “Ve sana söz veriyorum, ne sana ne bana hiçbir şey olmayacak.” Sertçe yutkundum
“Buna inanmak istiyorum.” diye mırıldandım kısıkça. Bir saniye bile beklemeden başını salladı. Yüzü iyice yaklaştı bana doğru. Sıcak nefesi tenimi yalarken onun bu yakınlığı kalbimi çarptırmaya yetiyordu. Nefeslerim sıklaştı. Dudakları alnıma doğru yöneldiğinde gözkapaklarım titreyerek, usulca örttü gözlerimi. Sıcak dudakları alnımla buluştu, nemli bir öpücük bahşetti tenime.
“İnan,” Fısıltısı tenimde eridi. “Sana geri döneceğime artık her zaman inan.” Yutkundum. İçimde buna inanmak için yanıp tutuşan bir taraf vardı, bunu inkâr edemezdim. Ama bir tarafım çok kırıktı, güvenini kaybetmişti. Cevap vermedim yalnızca ona doğru sokulmayı tercih ettim. Şu an en çok onun dokunuşlarına, sarılışına ihtiyacım vardı. Mutlu olmaya her şeyden çok ihtiyacım vardı.
“Dediğim gibi,” dedi yeniden dudaklarını aralayarak. Avuçları yüzümü sardı, hafifçe başımı kaldırdı göz göze gelebilelim diye. Mavilerim direkt yeşillerine tutundu. “Birbirimize ne söylersek söyleyelim, bir anlamı yok tamam mı? Hepsi sahte, hepsi rol.”
“Hâle’yi inandırmak için.” diye tamamladım sözlerini. Başını salladı ağır ağır.
“Aynen öyle.” Dudaklarından fısıltı gibi dökülenler öyle bir tınıda ilişmişti ki kulağıma. Efsunlu gibiydi sesi, beni etkisi altına alıp her şeyi yaptırabilecekmiş gibi. “Sana da kendimi affettireceğim.” dedi aramızdaki ciddiyeti bir yana bırakarak. “Unuttum sanma.” Dudaklarımda muzip bir sırıtış belirdi.
“Nasıl?” Dudağının kenarı hafifçe seğirdi.
“Onu da yaşayıp göreceğiz.” dedi gülümseyerek. “Her şey bittiğinde seni kendime yeniden âşık edeceğim.” Gözlerimi kırpıştırdım.
“Buna gerek yok ki,” Sesim şaşkınlığa bulandı. “Benim zaten sana âşık olduğumu bilmiyor musun?” Parmakları elmacık kemiklerimi okşadı usul usul.
“Biliyorum,” dedi sakin bir tınıda. “Ama kalbin beni henüz affetmedi, bunu da biliyorum.” Dudaklarım buruk bir tebessümle kıvrıldı. Akyel her zaman böyle olmuştu. Ayrılmadan önce de beni duyardı, görürdü ve anlardı. Yüklerinden kurtuldukça o çocuk geri geliyor gibiydi. “Ayrıca benim aptallıklarım yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı.” Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. “Şimdi peşinden koşma sırası bende.” Dudağımı ısırdım.
“Yani bu seni istediğim gibi süründürebileceğim anlamına mı geliyor?” diye sordum keyifli sesimle. Başını salladı.
“Ömrümün sonuna kadar beni süründürebilirsin.” Kıkırdadım. Dudaklarımı yeniden aralayacağım sırada kapının bir anda açılmasıyla yerimde sıçradım. Akyel’in bezgin bakışlarına benim ürkmüş bakışlarım eşlik etti.
“Hemen mi oğlum?” Pars’ın eğlenen tınısını işittim. “Bir eve geçmeyi bekleseydiniz artı on sekiz işleriniz için.” Akyel’in yanağımda duran elleri hafifçe ayrıldı ama yine de beni tutmayı bırakmadı. Ellerinden biri belimi kavradı, kendine doğru yaklaştırdı vücudumu.
“Artı on sekiz şeyler göresin varsa ben sana özel olarak gösteririm kardeşim.” dedi “özel olarak” kısmını baskılayarak. Pars’ın yüzü buruştu.
“Yok kalsın.” Onun ardından Deniz, Uzay, Aksel ve Asil de sırasıyla içeri girmiş odaya dağılmışlardı. Akyel her birinde gözlerini gezdirdi.
“Hayırdır sabah sabah?” diye sordu kinayeli sesiyle. Dirseğimle hafifçe dürttüm.
“Kovsaydın bir de.” diye homurdandığımda ciddi çehresi bana doğru döndü.
“İstersen onu da yapabilirim.” Gözlerimi devirdim. Kendimi iyice geriye yasladığımda sırtım Akyel’in sıcak göğsüne yaslandı.
“Sizi yalnız bırakmak istemedik.” dedi Asil geliş nedenlerini açıklamak istercesine. “Bugün hepimiz için zor bir gün olacak.” Derince iç çektim. Bugün dediği gibi hepimiz için zor olacaktı. Akyel her ne kadar edeceğimiz sahte kavganın bir anlamı olmadığını söylese de Hâle’nin gerginliği ikimizi de etkileyecekti, bunu biliyordum. Hattın ucunda onun olduğunu bilmek bile tüylerimi ürpertiyordu.
“Ne zaman başlıyoruz?” diye sordu Uzay gözlerini Akyel’e dikerek.
“Normalde gece diye konuşmuştuk ama sanırım birazdan arasak daha iyi. Beni çağıracağı yere gece gitmem daha iyi olur.” Vücudum bir anda kasıldı. Akyel bunu hissetti. Belimdeki eli olduğu yeri usulca okşadı.
“Çok hızlı gitmiyor muyuz?” Aksel’in tereddüt içindeki sesi doldurdu odayı.
“Aksine bence çok uzadı.” Akyel’in sabırsız tınısı Aksel’in sessizce iç çekmesine neden oldu. Benim kadar o da korkuyordu. Bu gözlerinden belliydi. Akyel’in yokluğu en çok ikimizi savurmuştu bir yerlere ve o da kardeşini kaybetmekten ölesiye korkuyordu.
“Derin’e söyledin mi?” Başını salladı Akyel.
“Mesaj atmıştım.”
“Yani bu son düzlük.” dedi Pars bu sefer durgun bir tınıda. “Her şey bitiyor.” Bu düşünce ister istemez içimi hafifletti. Her şeyin bitmesi demek Hâle’nin hayatımızdan çıkması demekti ve Hâle’nin hayatımızdan çıkması demek iyileşmemiz demekti.
“O zaman…” diye mırıldandı Akyel komodindeki telefonuna uzandığı sırada. Sırtımı göğsünden çektim. O da uzanıp telefonunu eline aldı. Bakışları karşımızdaki arkadaşlarımızda gezindi önce, en son beni buldu. Bakışlarına bulanan güvenle baktı yüzüme. “Özgür olmaya ilk adımımızı atalım.” Dudaklarında yine güven kokan bir tebessüm büyüdü. Kalbim sıkışsa da sanırım içten içe bu rahatlamayı yaşamayı ben de istiyordum. Hâlâ bu yaptığımızı bir delilik olarak adlandırıyordum ancak Akyel’in buna ihtiyacı olduğunu görebiliyordum. Geçmişini silip atması için yıllarca kendisini bir kafese hapseden o canavarla yüzleşmeliydi. Eski benliğine ancak bu şekilde kavuşabilirdi.
“Yanındayız.” dedi Deniz kendinden emin bir tınıda. Yatağa iyice yaklaşık Asil’in yanında yerini aldı. Gözleri yumuşakça karşısındaki en yakın arkadaşına bakıyordu. “Her zaman.” Akyel’in dudaklarında minnet dolu bir tebessüm oluştu.
“Ne olursa olsun bu sefer ayrılmayacağız.” dedi Asil. Deniz’in yanına biraz daha yaklaştı.
“Bu sefer birlikte başaracağız.” Aksel benim tarafımdaydı, birkaç adımda yanımızda dik omuzlarıyla durdu.
“Sonuna kadar sizinleyim.” dedi Uzay, sırtını yasladığı duvardan çekmiş, birkaç adımda yatağın ucunda kalan Pars’ın omuzuna kolunu atmıştı.
“E Kambersiz düğün olmaz, derler.” Buruk bir gülümseme dudaklarında yer edindi. “Sonuç ne olursa olsun bu sefer geride adam bırakmak yok.” dedi kendinden emin bir tınıda. Akyel’in bakışları bana döndü hafifçe. Kalbimi saran duygular eşliğinde aralandı dudaklarım.
“Ömrümün sonuna kadar.” dedim onun biraz önce söylediği gibi. “Her adımında seninleyim.” Akyel’in dudaklarından titrek bir nefes kaçtı. Dudaklarını birbirine bastırıp telefonunun ekranını açtı. Geçen gece Hâle’nin attığı mesaja tıkladı, ardından parmakları dokunmatik ekranda gezindi.
Akyel: Seninle görüşmem lazım.
Akyel: Acil.
Akyel mesajı gönderdiği an kalbim ağzımda atıyordu sanki. Hepimiz nefesimizi tutmuş Akyel’in elindeki telefona kilitlenmiştik. Gözlerim ekrandayken mesajın mavi tik olmasıyla dudaklarım aralandı.
“Gördü.” diye mırıldandım gerginlikle. Odadaki hava bir anda buz gibi soğuduğunda yanımda oturan Akyel’in bedeni de gerim gerim gerilmişti. Bakışlarını bir saniye olsun telefondan ayırmıyor, parmak boğumları beyazlaşana kadar elindeki telefonu sıkıyordu. “Yazıyor.” Birkaç saniye derin bir sessizlikte Hâle’nin cevabını bekledik ardından odaya yayılan bildirim sesiyle her birimizin omuzları gerildi.
Hâle: Bak baaak
Hâle: Sen bana yazar mıydın?
Hâle: Daha geçen gün drone parçalıyordun.
Akyel bıkkın bir nefes verdi. Ardından parmaklarını klavyede gezdirdi.
Akyel: Uzatma Hâle.
Akyel: Görüşmemiz lazım.
Hâle birkaç saniye öylece mesajı görüldüde bıraktı. Ardından yanıtı gecikmedi.
Hâle: Benim bu kadar salak olabileceğimi düşünmüyorsundur umarım.
Hâle: Bana yazanın sen olduğundan bile emin olmazken seninle buluşacağımı sana düşündüren nedir?
Akyel duraksadı. Onu kendine inandıracak bir şey düşündü birkaç saniye.
Akyel yazıyor…
Akyel: Hep saat taktığın bileğinin tam altında ismim yazıyor.
Akyel: Babamdan yıllarca sakladın.
Okuduğum mesajla birlikte gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Başımı hafifçe Akyel’e çevirdiğimde ne soracağımı anlamış gibi başını salladı.
“Evet,” dedi sessizce. “Kimse bilmez.” Bu kadın hastaydı.
Hâle: Unutmamışsın.
Hâle: Gerçekten sensin.
Hâle çevrimiçi.
Hâle yazıyor…
Hâle: Sonunda kıymetimi mi anladın?
Akyel: Evet.
Akyel: Ait olduğum yer burası değil.
Hâle: Sana daha önce de söylemiştim.
Hâle: Senin ait olduğun tek yer benim yanım.
Midem kasıldı. Henüz hiçbir şey yememiştim ancak yeseydim istifra etmem kaçınılmazdı.
Akyel: Yalnızca o değil.
Akyel: Mal lazım.
Akyel: En kuvvetlisinden.
“Bu yaptığımız delilik.” diye mırıldandım kendime engel olamadan. Akyel’in bakışları telefondan çekilmedi. Pür dikkat sohbet ekranını izledi.
“İnanması için bu gerekli.” dedi yalnızca. Ardından tam dudaklarımı aralayacağım sırada bir bildirim sesi yankılandı odada.
Hâle: Sana kurtulamayacağını söylemiştim.
Hâle: Öyle ulu orta yerde sana veremem.
Hâle: Ama… Sana da kolayca güvenemem.
Akyel sıkıntılı bir nefes bırakıp bakışlarını telefondan çekti. Hepimizde gözlerini gezdirip mahçup bir ifadeye büründü.
“Söyleyeceklerim için şimdiden kusura bakmayın, hiçbiri gerçek değil. Yemin ederim.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir şey söylemeden öylece ekrana bakmayı sürdürdüm.
Akyel: Kafam artık buradakileri kaldırmıyor.
Akyel: Sen haklıydın, bu insanlarla hiçbir zaman işim olmamalıydı.
Hâle: Şimdi o kızın neden sana göre olmadığını anladın mı?
Hâle: Sen daha iyisine layıksın.
Akyel: Artık ona katlanamıyorum.
Mesajı gönder tuşuna bastıktan hemen sonra endişeyle bana döndü.
“Yemin ederim, inansın diye söyledim.” Dudaklarım onun bir endişesine karşılık kıvrıldı.
“Bunu biliyorum.” dedim usulca. “Ama bu seni süründürdüğümde yüzüne vurmayacağım anlamına gelmiyor.” Akyel’in ifadesi rahatlamaya evrildiğinde gülümsedim. Hâle’yi inandırmak için sarf ettiği cümleleri ciddiye almıyordum. Hâle’nin istediği cevapları veriyordu, kendi içinden geçenleri değil.
Hâle: Hatanın neresinden dönersen kârdır, öyle değil mi?
Akyel: Yanlış yerde durmuşum bunca zaman.
Akyel: Sen bana kucak açtığında yanında olmalıydım.
Akyel’in vücudu kasılıp nefesi teklediğinde bir elimi bacağına yasladım. Aklına doluşanları tahmin ediyordum. Mesajları zar zor yazıyordu.
Hâle: İşte bundan bahsediyorum.
Hâle: Artık onlardan kurtulma vaktin geldi.
Hâle: Bu akşam Kıran Malikanesi’nde ol.
Hâle: Herkes uyuduktan sonra bana gel.
Hâle: Yalnız.
Hâle: Bunun bir oyun olduğunu anlarsam, Loya’nın fişini çekmem saniyelerimi alır.
Akyel: Orada olacağım.
Hâle: Bekliyorum.
İşte bu kadardı. Oyunun ilk zarları atılmıştı. Tuttuğum nefesimi bıraktığımda aynı şekilde Akyel’in bıraktığını da hissetmiştim.
“İnandı.” diye fısıldadı inanamıyormuş gibi. Ardından ortamı yumuşatmak adına “En azından kavga etmemize gerek kalmadı.” diye ekledi. Buruk bir tebessüm gönderdim ona. Beni karıştırmayı ilk başından beri hiç istememişti zaten. İçi bu konuda da daha rahatlamıştı, emindim.
“Nerede buluşacaksınız?” diye sordu Aksel tedirgin bir tınıda.
“Kıran Malikanesi’nde.” Deniz’in kaşları çatıldı.
“Enteresan bir seçim.” dedi kuşkuyla. “Altında başka bir şey yatıyor olabilir mi?” Akyel başını iki yana salladı. Sanki neden oraya çağırdığını biliyor gibiydi.
“Her şey o malikanede başladı.” Sesi yorgundu. “Benim ona döneceğime inansa bile o eve gelmemi istemesinin nedeni bu olmalı. Hasta bir zihin ancak böyle düşünür.” Dudaklarımı büktüm. Sanırım haklıydı, Hâle kesinlikle böyle düşünmüş olmalıydı. Derince nefeslendi. Ardından bana doğru yaklaşıp şakağıma yakıcı bir öpücük kondurdu.
“Ben Derin’le konuşup geleceğim, sen biraz dinlen.” Başımı salladım. Akyel son kez bir tebessüm edip kalktığında onunla beraber Deniz, Uzay ve Aksel de çıkmıştı. Bu sefer bana bakma görevi Pars ve Asil’e düşmüş gibiydi. Derince nefeslenmeye çalıştım ancak nefeslerim boğazımda takılıyor gibiydi. Bir kez daha denediğimde aynı sonuçla karşılaştım. Bakışlarım Asil’e döndü. İstemeye istemeye dudaklarım aralandı.
“Arkamdaki oksijen kanülünü verir misin?” diye mırıldandım. Asil’in gözlerine anında endişe kırıntıları yerleşirken Pars da ondan farksızdı.
“Ne oldu? Kötü müsün? Berkan’ı çağıralım mı?” Bir şey dememe izin vermeden Pars’a döndü.
“Pars, Berkan’a haber versene.” Pars endişeyle kapıya yöneleceği sırada seslendim.
“Dur.” Adımları duraksadı. “Bir şey yok yalnızca arada sırada nefesim yüzeyselleşiyor. Kanül rahatlatıyor.” diye mırıldandım. Asil’in endişeli bakışları aynı kalsa da arkamdaki asılı kanüle uzanarak burnuma yerleştirdi. Ciğerlerime nüfus eden oksijenle derin bir nefes aldım. Yeni uyanmama rağmen kendimi oldukça yorgun hissediyordum. Yaşadığım bu stres beni etkiliyor, kalbimi yoruyordu. Bu yadsınamaz bir gerçekti. Ama güçlü olmalıydım. Akyel’i bu savaşında yalnız bırakamazdım.
“Biraz dinlen canım.” dedi Asil şefkatle. Kalbine korku kırıntıları ekildiğinin farkındaydım ancak elimden bir şey gelmiyordu. Gözlerim ciğerlerimin rahatlamasıyla birlikte ağır ağır kapandı. Ardından uyku her bir yanımı sardı.
★ ★ ★
Uyanmamın üzerinden neredeyse saatler geçmişti. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Uyanmamın ardından Berkan gelmiş, kontrolleri yapmıştı. Yüz ifadesinden anladığım kadarıyla işler yolunda değildi. O beni kontrol ederken Asil ve Pars dışarı çıkmış, bizi yalnız bırakmışlardı. İlaçlarımın dozunu artırmış, dosyaya oldukça fazla not düşmüştü. Onun gitmesinin ardından Asil ve Pars yeniden içeri girip benimle oturmuşlardı ancak diğerlerinden henüz bir ses yoktu. Bakışlarım sürekli kapıdaydı, Akyel’i bekliyordum. Derince nefeslenip bakışlarımı ellerime çevirdim. Gerginlikle ovuşturdum.
“Her şey bitecek mi sahiden?” diye mırıldandım bilinçsizce. Asil’in bakışlarını üzerimde hissediyordum.
“Bitecek.” Kendinden emin tınılı bu ses Pars’a aitti. Mavilerim ellerimden uzaklaşıp onun kahverengi gözlerine tutundu. “Bunu da atlatacağız.” Dudakları kıvrıldı samimiyetle. “Bu geceden sonra Hâle hapsi boylayacak ve hepimiz eski yaşantımıza geri döneceğiz.”
“Aynen öyle.” dedi Asil de beni rahatlatmak istercesine. “Bundan sonra beraber olduğumuz her an kahkahalarımız yankılanacak etrafta. Artık bir damla gözyaşı bile dökmeyeceğiz.” Dudaklarından dökülenler o kadar içtendi ki bir tarafım ona körü körüne inandı ancak kalbimdeki huzursuzluğu da gözardı etmedim. Berkan’ın bugünkü tavırları beni daha da germişti sanki. Akyel beni ölmeyeceğime öyle inandırmıştı ki, bir anlığına olsun kalbimdeki tümörü unutmuştum. Ancak hastalığım zihnimdeki o karanlık kapıyı çalmış ve ölüm korkusu her yanımı sarmıştı.
“Sen de iyi olacaksın,” diye mırıldandı Pars zihnimi okumuş gibi. Dudaklarına güven kokan bir tebessüm yerleşti. “İyileşeceksin.” Burukça gülümsedim. Bir yanıt veremedim çünkü bilmiyordum. Ne düşünmem gerektiğini veya ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Akyel Hâle’yle yüzleşip yanıma gelmeden de bu durumum değişmeyecekti.
“Nerede kaldılar?” Dudaklarımdan dökülenlerle birlikte kapı çalındı. Heyecanla oraya yöneldiğimde monitörden yükselen kalp atışlarım arkadaşlarımı güldürdü.
“Geldi seninki.” dedi Pars keyifle. Kapı aralandı. Önde Akyel, arkasında sırasıyla Aksel, Deniz ve Uzay olmak üzere içeri girdiler.
“Birileri beni mi özlemiş?” Akyel’in dudaklarındaki sırıtış büyüdü.
“Yoo, ne alakası var?” diye mırıldandım. Oysa dudaklarımdaki tebessüm oldukça kendini belli ediyordu.
“Belli belli.” Aksel’in alaylı tınısı üzerine ona dil çıkarmakla yetinmiştim. Akyel ise onu takmadan yanıma adımlamış, yanıma yerleşmişti.
“Nasılsın bakalım görüşmeyeli?” diye sordu saçlarımda parmaklarını gezdirirken.
“İyiyim,” Bakışlarım ona döndü. “Haberler sizde.”
“Bu gece yarısı çıkıyoruz.” dedi Deniz lafı devralarak. “Ben Aksel ve Akyel Derin’le birlikteyiz. Uzay, Pars ve Asil seninle. Kapıda korumalar olacak zaten. Herhangi bir duruma karşılık bekleyecekler. Hastanenin etrafı da sivil polis kavrıyor.” Çehresi güven verici bir ifadeyle kaplandı. “Endişelenecek bir şey yok.”
“Ya anlarsa?” diye mırıldandım korkuyla.
“Merak etme,” dedi Aksel yanıma yaklaşarak. Akyel’in gözlerinin kopyası olan gözlerini mavilerime dikti. “Evin yakınlarındaki bir arabadan Akyel’i dinliyor olacağız. Üzerinde dinleme cihazı olacak.” Bakışlarım ikna olmamışçasına Akyel’e döndü.
“Bunun güvenli olduğuna emin misin?” Başını salladı tereddüt dahi etmeden.
“Bizimle birlikte birkaç polis ekibi de gelecek. Neredeyse yirmi kişiyiz yani. Dert etme.” Derince nefeslendim.
“Peki.” Mırıltım tüm odada usulca yayıldığında Akyel çenemden hafifçe tutup bakışlarımı ona çevirmemi sağladı.
“Hiçbir şey olmayacak.” dedi bir kez daha. “Tek parça hâlinde sana geri döneceğim.” Başımı salladım. “Kalbini ferah tut.”
“Eğer bir şey olursa…” Dudaklarımın üzerine işaret parmağını bastırdı.
“Bir şey olmayacak.” diye diretti. Onu umursamadan dudaklarımı araladım.
“Eğer bir şey olursa seni çok sevdiğimi bil, olur mu?” Bakışları yumuşadı. “Bu hep böyleydi ve her daim de böyle olmaya devam edecek. O küçük iri gözlü Loya yalnızca soğuk prensi Akyel’i sevebilir. Hayatı boyunca kalbi bir adam için attı, hâlâ daha öyle.” Çenemi nazikçe tutan parmakları tenimi okşadı.
“Sana âşığım Loya.” diye fısıldadı dudaklarıma doğru. “Ve bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez. O küçücük hâlimle de sana âşıktım, yirmi dört yaşında koca bir adam olduğumda da. Bu hep böyle olacak.” Kuruyan dudaklarımı dilimle nemlendirdim.
“Seni çok seviyorum.” diye fısıldadım. Dudakları aralandı. Verdiği titrek nefes tenimi yaladı.
“Seni çok seviyorum.” Aramızda geçen bir veda konuşması gibiydi. Bu gece ne olurdu bilmiyordum ama kalbimden geçenleri bilsin istemiştim. Onu ne kadar çok sevdiğimi, ilk ve tek aşkımın o olduğunu bilmeliydi. O andan itibaren odadaki hava yumuşadı. Akyel gözlerimi uyku için yumana kadar yanımdan bir milim olsun kıpırdamadı. Narin parmakları saçlarımdan hiç ayrılmadı. Onun dokunuşları ve arkadaşlarımın usulca konuşmalarıyla derin bir uykuya salındı bedenim. Kalbimi onun bana geri döneceğine inandırmaya çalıştım. Rüyamda bile gördüğüm tek yüz onunkiydi. Ta ki her şey bir anda karanlığa gömülene kadar.
★ ★ ★
Akyel
Loya’nın uyuyakalmasından kısa bir süre sonra son kez dudaklarına bir öpücük kondurmuş ve onu Asil, Uzay ve Pars’a emanet ederek hastane odasından ayrılmıştık. Derin’in arabası hastane bahçesinde bizi bekliyordu. Ben ön yolcu koltuğuna, Derin ve Aksel arka koltuğa yerleşmişti. Bizim arabaya binmemizle Derin arabayı çalıştırdı. Yola ilk çıktığımızda arabada derin bir sessizlik hâkimdi. Ellerim soğuk soğuk terliyordu. Kalbim boğazımda atıyor, vücudum kasılıyordu.
“Nasılsın?” diye sordu Derin bakışlarını bir anlığına üzerimde gezdirerek.
“İyi.” Kısaca yanıtladım. O ise direksiyonu çevirirken dudaklarını araladı yeniden.
“Gergin olman normal, Akyel.” dedi sakince. “Ama biliyorsun, her şeyi duyacağız. Yalnız olmayacaksın.” Başımı salladım. Bunu biliyordum ancak yine de gerilmeden edemiyordum. Aklım Loya’daydı, kalbindeydi. Bir tarafım ise korkuyordu. Hâle’nin üzerimdeki etkisi büyüktü. Yine manipülasyona başvuracak, istemediğim şeyleri yaptırmaya çalışacaktı. Ona boyun eğmediğimi anlayınca belgelerle tehdit edecekti. Klasik oyunuydu.
“Biz de buradayız.” dedi Aksel kısık bir sesle. Tam arkamda oturuyordu. Eli omuzuma gitti, olduğu yeri sıktı destek vermek istercesine. “Sakın kendini yalnız hissetme.” Elinin üzerine hafifçe vurdum. Teşekkür ettiğimi anladı. Bir kere daha olduğu yeri sıkıp elini bedenimden uzaklaştırdı. Deniz ise sessizdi. Tıpkı benim gibi onun da gergin olduğunu biliyordum.
“Bunu al.” Derin vitesin önündeki küçük boşluğa uzandı. Küçük bir yuvarlak aygıt çıkarıp elime tutuşturdu. “Seni duyabilmemiz için.” Şeffaf bir şeydi. “Kulağına yerleştir, fark edilmeyecektir.”
“Ya edilirse?” diye sordum ifadesiz tutmaya çalıştığım sesimle.
“Edildiği an kapıdayız.” dedi beklemeden. “Bu sefer kaçışları yok, emin ol.” Başımı salladım ağır ağır. Ardından bakışlarımı yeniden camdan dışarıya yönelttim. Geçirdiğimiz otuz dakika sanki yarım asır gibi gelmişti. Ağaçlar bir bir kayboluyor, ezbere bildiğim evin yolu gözüme daha uzun geliyordu. Birkaç dakikanın ardından Derin yolun başında arabayı durdurdu. Başımı hafifçe ona çevirdiğimde gözleriyle dışarıyı işaret etti. “Motorunu getirttim. Kendi başına geldiğini sanmalı.” Başımı salladım bir şey demeden. Ardından kimsenin bir şey demesine izin vermeden arabadan indim. Derin cihazı aktif edip verdiğinden ona dokunmadım. Siyah motoruma doğru ilerleyip üzerinde duran kaskımı başıma geçirdim. Anahtar da üzerindeydi. Üzerine çıkıp kontağı çalıştırdım. Cihazdan cızırtılı bir ses geldi.
“Duyuyor musun beni?” Ses Derin’e aitti.
“Evet,” diye yanıtladım.
“Buradan sizi dinliyor olacağız.” dedi sakince. “Endişelenme.” Yanıt vermedim. Kaskımın ön kısmını kapatıp gaza bastım. Yaklaşık beş dakika sonra Kıran Malikanesi’nin önündeydim. Kontağı kapatıp kaskımı çıkardım. Bakışlarım birkaç saniye yıllarca yaşadığım evi buldu. Sertçe yutkundum. İçeride beni bekleyen kişi hayatımı mahveden kişinin ta kendisiydi. Evin tüm ışıkları kapalıydı ancak salondan yükselen loş bir sarı ışık gözüme ilişiyordu. Kaskı yeniden motorun üzerine bırakıp anahtarı çıkardım. Öylece cebime attım. Adımlarım bahçe kapısını buldu. Evde hiçbir koruma yoktu, bahçe boştu. Babamın arabası da burada değildi. Ayaklarım geri geri gitmek istese de kendimi sıktım. İçeri girmek zorundaydım. Buna artık bir son vermeliydim. Kapının önüne ulaştığımda duraksadım. Nefeslerim boğazımda tıkanıyordu. Kapı hafif aralıktı. Ağır ağır ittirdim. Ev derin bir sessizliğe bulanmıştı. Her adım attığımda ayakkabılarımın çıkardığı o boğuk ses yankılanıyordu. Salonun girişinde duraksadım. İçerisi boş gözüküyordu. Tam oraya yöneleceğim sırada sol tarafımda kalan merdivenden bir ses yükseldi.
“Geldin.” Bu soğuk ama bir o kadar da keyifli ses Hâle’ye aitti. Sertçe yutkunup bakışlarımı merdivenin tepesine çevirdim. Dudaklarındaki tehlike kokan gülümsemesi ve her zaman giydiği siyah, bedenini saran elbisesiyle karşımdaydı. Oynadığımız saklambaçın sonuna gelmiştik. Yıllarca ebe o olmuştu, sobelenen ise ben. Ancak bu, bugün değişecekti. Bugün sobeleyen ben olacaktım. Dudaklarım istemsizce kıpırdandı.
“Sobe.”
Bölüm sonu.




Yorumlar